Tarihi Atatürk ve İstiklal Yolu Milli Park İlan Edildi

Gazeteci-Yazar Fatma Bölükbaş’ın 5 Aralık 2018 tarihli Nasrullah Gazetesi Makalesi

12241563_759646534163044_3686455518674551215_n

Paris Maratonu’na Katılmak İsteyenlere

Paris Maratonu’na Katılmak İsteyenlere üzerinden

İSTİKLAL YOLU ULTRA -ILGAZ TRAIL 2016-Teaser

 

TÜRKİYE’NİN MARATONU-İSTİKLALYOLU ULTRA

IMG_9573

Türkiye’nin Ultra Maratonu’nda inanilmaz bir kosu deneyimi…
Essiz güzelliklere sahip ILGAZ dagi’nin muhtesem atmosferinde çam agaçlariyla çevrili Ferko Ilgaz Mountain Hotel & Resort’ta konaklama 26 Agustos cuma günü Keskek/makarna partisi ile açilis…
Bol oksijenli enfes orman havasinda Yoga ve enerji çalismalari…
Ilgaz daginin zirvelerinde ve Istiklal Yolu‘nda 3 ayri parkur…
Günübirlik Çankiri ve Kastamonu sehir/doga turlari ya da trekking, bisiklet turlari…
Seminerler, belgesel ve film gösterimleri, oyunlar…
Ödül çekilisleri ve diger süprizler…
30 Agustos’ta Anit Kabir ziyareti…
Türkiye’nin maratonu Istiklal Yolu Ultra’da benzersiz bir deneyime ortak olmaya hazır olun.12241563_759646534163044_3686455518674551215_n

 

www.istiklalyoluultra.com

 

İSTİKLAL YOLU ULTRA 2016-ILGAZ TRAIL

İstiklal yolunda yeni etap muhteşem ILGAZ DAĞLARI.
ILGAZ siteyekondu

ılgaz vadi

ılgaz1

ılgaz11

ILGAZ12

ILGAZ13

ILGAZ14

İnebolu’dan Ankara’ya 340 km’lik tarihi İstiklal Yolu, 2013’te koştuğumuz Küre Dağları etabından sonra otantik yolun doğal kalabilmiş son etabı olan 55 km’lik ultra parkurda kahramanlarını ağırlamaya hazırlanıyor.

55 k ultratrail
21,1 k yarı maraton
ve 10 k halk koşusu

İstiklal Yolu Ultra-Ilgaz Dağları Etabı 27-28 Ağustos 2016’da koşulacak.

Detaylar için

İSTİKLALYOLUULTRA

Allez..allez Ultra Trail Du Mont Blanc…CCC…2015

Ale (Allez) ,ale Chamonix sokaklarında 2 gündür bu sözcük yankılanıyor. Ale,ale,ale…

sokak utmb

Sabah gözümü açtığımda, seneler önce düşlerime giren Mont Blanc dağının Aguille du Midi zirvesi ile göz göze geliyoruz. Şehir merkezindeki rahat yatağımdan kalkıp 2 gündür kalmakta olduğum otelimin balkonuna son kez çıkıyorum. Hava aydınlık ve açık. Derin bir nefes alıyorum. Adını Mont Blanc dağının etrafındaki üç şanslı ülkenin şehirlerinin başharflerinden alan ve bu üç şehrin içinden geçecek olan yarışın başlamasına artık sadece birkaç saat var.

hotel utmb

Transfer edileceğimiz İtalyan şehri Cormayeur’a doğru ilerlerken diğer ultracılar gibi ben de kendimi zamanın akışına bırakıp başlama saatinin gelmesini bekliyorum. Start alanına yürüyerek ulaştıktan sonra son hazırlıklarımı da tamamlıyorum, yarış başlamak üzere. Yanımda Brezilya’dan gelmiş olan bir koşucu ile birbirinize şans diliyoruz. Ben hedefimin 26 saat olduğunu söylüyorum o benden daha iddialı hocamla birlikte geldik o PTL’de çoktan yarışmaya başladı bile diyor.

MB5

2 sene önce çekmeköy, iznik, ve kapadokya ultra yarışlarından kazandığım puanlarla katılmaya hak kazandığım yarışa saniyeler var ve ben her zamanki gibi buraya kadar gelebildiğim için ne kadar şanslı olduğumu düşünüyor ve sağlıklı bir şekilde yarışı bitirmek için dua ediyorum.

Ve geri sayım başlıyor. Yaklaşık 6-7 km yokuş yukarı koştuğumuz asfalt yolda bir hayli kişiyi geçiyorum asfalt biter bitmez, kıvrıla kıvrıla ilerleyen doğal patika yolu önümde beliriyor. Birkaç km daha koşarak ilerledikten sonra artık diğer koşucuları geçmek mümkün olmamaya başlıyor, herkes tek sıra halinde iyice dikleşen zaman zaman sert inişlerin olduğu parkurda yürüyerek ilerleyebiliyor. Öndeki duraklamalardan yararlanarak ara sıra birkaç kişi geçmek mümkünse de yarışa 5’er dakikalık aralarla grup grup başlandığı için ilk gruplarla başlayarak önlerde yer alanlar yolda yığılmış durumdalar. Bu kadar uzun bir insan seli içinde olmak,  özellikle patika kıvrımlarında tepeye varmış olan  ultracıları görmek parkurun uzunluğunu ve dikliğini daha da çok gözler önüne serdiği için biraz moral bozucu olabiliyor.

Hava sıcak ve kuru, geçen senelerde yağmur, soğuk ve olumsuz hava nedeniyle iptal edilen yarışlar olduğu aklıma geliyor, bu durumda sıcak havanın olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağını henüz kestiremiyorum ancak dağda her türlü hava şartına hazır olmak gerektiğinden sırtımdaki 6 kg’lık çantamın yeterli olacağını umuyorum. Dün akşam Chamonix’de yediğim makarnanın sosu nedeniyle sabah midemin altüst olmasının da sorun olmamasını ve ilerleyen saatlerde geçmiş olmasını umut ediyorum.

15 km’de yer alan Refuge Bertone (1922 mt) ilk kontrol noktası (cp) ;  bu cp’ye vardığımda sıcağa rağmen kendimi çok iyi hissediyordum fazlaca oyalanmadan sadece su enerji içeceği, bir iki küçük fıstıklı krokan atıştırdıktan sonra yola koyuldum. Amacım ana ikmal noktası olan Arnuva’ya kadar çok fazla dinlenmeden devam etmekti. Bu sırada ilk 1.500 metrelik tırmanış tamamlanmıştı. İkinci çıkışa doğru ilerlerken, Mont Blanc’ın muhteşem buzul manzarasına paralel seyreden patikaya dağdan süzülerek gelen buz gibi sulardan geçerken kendime göre oldukça hızlı bir tempoda ilerlemekteydim. Bu noktada henüz sıcaktan etkilenmeye başlamamıştım. Bir süre daha kendime göre  koşulabilecek eğimdeki tüm zeminlerde koşarak ilerledikten sonra yeniden dik tırmanış başladığında öğle sıcağı da iyice bastırmıştı. Hem sıcağın hem de tırmanışın etkisiyle artık yolda dinlenmeye ve parkurun gerçek zorluğunu idrak etmeye başlamıştım.

mtb3 utmb

Hangi yarış olursa olsun evinizde oturduğunuz yerden grafikleri incelerken ne kadar iyi incelerseniz inceleyin hatta ne kadar zor yarışlarda koşmuş olursanız olun, o yarışın kendine özgü ve gerçek zorluğunu parkurun tozunu yutmadan hissetmek mümkün olmuyor. Grafikte minik bir ayrıntı olarak görünen o küçücük eğri, yarışta sizin en çok zorlandığınız yer olabiliyor.

2. dinlenme ve kontrol noktası Refuge Bonatti (2015 mt)’ye buz gibi su kaynağının yanındaki duvar dibinde oturarak Fransızların mucize içeceği Asterix’in meşhur iksiri “boillon” içerek yine fazla oyalanmadan hemen yoluma devam ediyorum. Bu noktadan sonra yokuşta oldukça zorlanıyorum ancak herşeye rağmen yola devam edince tırmanışın sonunda 3. kontrol noktası Arnuva’ya da az kalmış ve önümde koşabileceğim bir iniş belirdiğini görüyorum. O anda  aniden  yorgunluğum yerini tekrar canlanmaya bırakıyor ve yaklaşık 10 km boyunca yolda sayısını hatırlamadığım kadar ultracıyı geçerek hızla kontrol noktasına yaklaşıyorum. Dinlenme çadırına 3 km kala ikmal noktasını aşağıda görmeye başlamama rağmen, iniş birden dikleşince hızlı koştuğum için hırpalandığımı hissediyorum. 27. km ‘deki Arnuva’ya ulaştığımda hızlı koşmamın bedelini ödeyeceğimi hiç düşünmemiştim. Canım hiçbirşey yemek ya da içmek istemiyor, midem bulanıyor. Hararet nedeniyle tek istediğim serin bir yerde sırt üstü yatıp dinlenmek. Gerçekten de bir çorba içtikten sonra sırt üstü yatacak bir yer ararken kendime sormadan edemiyorum. Acaba bu uzun yolu bitirebilecek miyim? Bir türlü tekrar yol koyulacak gücü kendimde bulamıyorum ve daha fazla dinlenmeye karar veriyorum. Çadır çıkışında serin bir kaya üstü bulunca kendimi oraya sırtüstü bırakıyorum. Bir şekilde kendimi tekrar önümde dikilen Grand Col Ferret’e tırmanmak üzere cesaret topladığımda dinlenme noktasında 1 saate yakın zaman geçirmiş olduğumu farkediyorum.

Profil-CCC-2015

Yola tekrar çıktığımda kendimi motive etmeye çalışsam da kafamda bir sürü tilkinin dolaşmasına  engel olamıyorum. Bu yarışa yeteri kadar hazırlanmış mıydım? Bunca dik ve zor dağ tırmanışı içeren CCC için, sadece 40 km ‘lik Kaçkar ultratrail maratonu yeterli bir antrenman sayılırmıydı? Manzarasına hayran olduğum bu güzel dağda koşabilmek için gerektiği kadar hazırlık yapmayarak onu küçümsemiş miydim?  Bu maraton bu kadar zor olmak zorunda mıydı? Tam 6 kez 1.000 metrelik tırmanışlar içermesi şart mıydı? Hatta ne işim vardı benim burda….

mtb3 utmb

Grand Col Ferret’e girdiğimde yine aynı hararet sonucu bir şey yemek istemeyince 2 kase çorba içtikten sonra enerji alabilmek için kola içmeye başladım. Son yıllarda  kola içmiyor olmama rağmen içindeki şeker miktarı bu kadar yoğun olan ve o an çok gerekli olan enerjiyi birkaç dakika içinde sağlayabilecek başka bir içecek daha nadir bulunur sanırım. 3-4 bardak kola birden kendimi daha iyi hissetmeme yol açtı ama yine de bir süre de burada dinlenmeye karar verdim. Burada da yaklaşık 1 saat zaman geçirmişim. İlk noktalarda yeterince hızlı olduğum için zaman sıkıntısı çekmediğim halde bundan sonra zaman limiti içinde kalmam için acele etmem gerekmeye başlamıştı. Artık tek hedefim sadece zaman limiti içinde bu yarışı bitirebilmekti. Hava yavaş yavaş kararıyor ama sıcağın etkisi azalmıyordu.

Hava karardığında kafa lambamı takıp koşmaya devam ettim, hafif ve tatlı eğimli yolda rahat bir tempoda koşuyordum. Koşarken kendimi çok daha rahat hissetmeme rağmen nedense dinlenme noktalarına girdiğimde kendimi çok kötü hissediyordum, yarıştan sonra düşündüğümde, bunun nedeninin büyük tente ile kapatılmış alanın içine birikmiş sıcak ve oksijeni az havadan kaynaklanmış olabileceğini ve aslında çadır içinde çok oyalanmayıp hızlıca bişeyler atıştırıp yola hemen devam etmenin çok daha doğru hareket olabileceğini anlamıştım. Çünkü koşarken ve hareket halindeyken  kendimi çok daha iyi hissediyordum.

Akşam ve  gece boyunca her cp’den sonra bir tırmanış gerçekleştirmek tırmanıştan sonra bir süre koşarak cp oktasına varmak ve ardından artık alıştığım “boillon” ve 3-4 bardak ta kola içtikten sonra hadi Haluk “keep going” yola devam diyerek kendimi her defasında yeniden bir maceraya bırakmak benim için bir CCC klasiği haline geliyor.

Gece Fransız’ların hazırladığı ufak masalarda içkiler, tuzlu ve tatlı yiyecekler görüyorum. Kendi kendime diyorum ki; hadi biz bir maceradayız bu dağ maratonuna katılmak için kimilerimiz neredeyse 2 senedir hazırlık yapıyor, pek çoğumuzun hayallerini süslüyor ama bu insanların sabahlara kadar dağlarda koşan yarışçılara destek olabilmek için içtenlikle gece gündüz demeden çaba harcaması nasıl bir spor sevgisidir? Tabii bu hayran olunacak ve takdir ettiğim inanılmaz destek zaten benim için dağcılık ve koşudaki güzellikleri aynı anda  hissetmeme yol açan bu düşsel yarışa tüm yorgunluklarımı unutturan bir nüans ve duygusal anlamlar katıyor.

mtb 5 utmb

CCC’ye iyi bir hazırlık yapmayı istemiş olmama rağmen son sene sağ dizimde kıkırdak zedelenmesi sorunu nedeniyle antrenmanlara özellikle uzun patika koşularına yaklaşık 1.5 senedir ara verdiğimden sadece 2 aylık bir hazırlıkla bu maratona katılabiliyorum. Yine de bu zorlu ultra maratonu bitirebilmek için gereken azim ve mücadele gücüne sahip olduğumu düşünüyorsam da yeterli antrenmana sahip olmadan katılmış olmam, ürkütüyordu başta. Tüm bu aksiliklere rağmen mantıklı düşündüğümde vazgeçmem gerektiği halde  katılmaktan vazgeçmemiştim. Bunun iyi mi kötü mü bir karar olduğunu yarıştan sonra anlayacaktım.

Ultra maratoncular uzun ve zorlu parkurlarda genellikle kendileriyle mücadele halinde olduklarından kimseyle konuşmadan önlerinde uzanan patikaya yoğunlaşmış biçimde  başka bişey için ekstra enerji harcamaksızın  sessizce işlerine koyuluyorlar.

Gece dolunay var, Aydede, belli ki bize eşlik etmek istiyor, yüzlerce kafa lambası ile ışıl ışıl döşenmiş patikada sessizce hareket eden maceramıza ortak oluyor. Dolunay, ortama romantik bir hava yansıtırken, otlar arasında bir çizgi gibi uzanan patikada sürreal bir gece tablosunun içinde ilerlediğim hissine kapılıyorum.  O gece, Mont Blanc bana Van Gogh’un meşhur yıldızlı gece “Starry Night” tablosunu anımsatıyor.

Starry night Van Gogh

Saat 3’te havanın biraz olsun soğumasını umut ediyorum ama serinlemiyor bile. Yarışın en başında giydiğim kalf çoraplarımı ve hatta tozluklarımı bile çıkarmaya karar veriyorum. Çok çook sıcak. Bir ara nabzımın 191’e kadar çıktığını farkediyorum oysa max nabzımı 171’den daha fazla görmemiştim bugüne dek.

Sabaha doğru Vallorcine’deyim. Önümde hala 18 k var. Bu istasyonda artık daha önceki istasyonlardaki gibi ne yesem ne yesem diye etrafıma şaşkın şaşkın bakınmadan otomatikman “boillon” ve kola ikilisi ile bir miktar enerji alıp “keep going” şarkısını kendi kendime söyleyerek son 950 metreyi tırmanmak üzere bir kez daha yollara düşüyorum.

Dik tırmanıştan etkilenen pekçok kişi yeniden yükselmeye başlayan güneşin ve biriken yorgunluğun  etkisiyle sık molalar vermeye başlıyor. Ben mümkün olduğu kadar sabit bir tempoda ilerlememi sürdürüyor ve bir yandan da bu tırmanışın en kısa zamanda bitmesi için dua ediyorum. Fakat bu yokuş öylesine dik ki, durup dinlenmeden çıkabilen kimse görmedim. Tam artık tırmanış bitti artık diye düşündüğüm anda  arkada uzanan bir tepe daha ortaya çıkıyor. Cut-off time’ın bitmesine az kaldığından bu durum artık sinir bozucu olmaya ve yarışı zamanında bitirememe stresine yol açmaya başlıyor.

Aklıma ayaklarım parçalandığı halde bırakmayıp bitirdiğim Lİkta Yolu Ultra Maraton’u geliyor, şaka değil gerçekten ayağıma uygun olmayan ve de üstelik goretex bir ayakkabınn tahribatına ek olarak tam da en uzun koşu sabahı ayakparmağımı arı sokmuştu vedavul gibi ayağımın acısını varın siz haya eedin artık. Neyse, hadi diyorum,  bugüne kadar hiçbir yarışı bırakmadın, unutma dünyada bitmeyecek yol, çıkılamayacak dağ, aşılamayacak engel yok hadi…

Sıcak iyice bastırıyor. Yol uzadıkça uzuyor bu arada hala birilerini geçmeye çalışan insanlar görünce saatime bakıp gülüyorum. Hadi köşeye kadar biraz daha sık dişini Haluk, az kaldı.

Finişten önceki son cp’ye kan ter içinde ulaştığımda ise görevlilerin gülümseyen ve şefkatli bakışlarını artık yarışı zamanında bitirebileceğim yönünde yorumlamak istiyorum. Son kolamı da içip  hemen kendimi atıyorum yola.

Yarışın bitimine 9 km kala  herşeyin insanın beyninde şekillendiğini, asıl önemli işin fiziksel hazırlık kadar mental hazırlık olduğunu, birden bire yeniden canlanışım açık bir şekilde gösteriyor. Oysa önümde daha yarışın öteki yarısı dururken neler neler düşünmüş, neredeyse yarışı bitiremeyeceğimi sanmıştım.

Hayatta herşey sizin onu nasıl algıladığınıza ve yorumlayış biçiminize göre değişiyor, eğer hedefinize giden yolda karşınıza çıkan engelleri pozitif yorumlamaktan asla vazgeçmez, sabrınızı ve kendinize olan güveninizi yüksek tutarsanız o zaman engeller birer birer aşılıyor ve her aşama kendi iç değerinizi artıran mutlak deneyimler sağlıyor.

Son km’ye girdim artık uçar gibi koşuyorum yarışın sonlarına doğru kendime ödül olması için hayal ettiğim dondurmama kavuşmama dakikalar kaldı. Başta, bitirip bitiremeyeceğimi dizimin bunca yüksek tırmanışa izin verip vermeyeceğini bilemediğim bu muhteşem macerada cevabın ne olduğunu arrtık biliyorum.

chamonix utmb

Bitiş çizgisine yaklaşırken alkışlar ve ismimle yapılan tezahürat tüm acılarımı unutturuyor, spiker Türkiyeeee, Halluuuk isimlerini bastıra bastıra söylerken alkışlar daha da artıyor ve ben bir kez daha mutluluk ve gururla dolu finişe giriyorum…

UTMB sonucu

finiş of utmb

101 km’lik yol ve 6.100 metrelik çıkış içeren 1.900 kişinin katıldığı yarış sona erdiğinde “addict” olduğum adrenalinin sarhoşluğundan çok, edindiğim yerli yabancı bir çok arkadaşlıklarım ve muhteşem bir maceranın anılarıyla uçarcasına dondurmacıya doğru yürüyorum.

Mont Blanc

Dağ:Mont Blanc

Ülke: İtalya-isviçre-Fransa

Şehir: Cormayeur-Champex-Chamonix

Mesafe: 101 km

Aktivite: Trail ULTRAMARATON


Dünyanın belkide en prestijli ve çekici ultra trail koşularından biri olan UTMB-“Ultra Trail du Mont Blanc” a katılıyorum.

Mont Blanc’ın etrafında 101 km’de toplam 6000 metre tırmanış içeren CCC ultra patika parkurunda yarışmaya hak kazandım.

Tarih: 28 Ağustos 2015 cumartesi saat 09:00

Bib No:5440

Katılımcı Sayısı: 1900

http://youtu.be/wOjgk59yrHQ



Nasıl katıldım: Daha önce  katıldığım ultramaratonlardan aldığım 8 puan sayesinde girdiğim kura sonucunda yarışa katılmaya hak kazandım ve bu muhteşem organizasyonda koşma fırsatını yakalamış oldum.

Yarış Hedefim: 26,5 saatlik zaman limiti olan inişli çıkışlı sert parkuru 20 saatin altında bitirmek.

Amacım: ODTÜ’de ihtiyacı olan öğrenciler yararına çalışan  ODTÜ BURS FONU’na bağış toplayarak destek olmak.

Sizlerden istediğim: ODTÜ Burs Fonu’na içinizden gelen miktarlarda yapacağınız bağışlarla geleceğin ODTÜ mezunları için ve tabii kendiniz için bir iyilik yapabilirsiniz. Değerli katkınız damlaya damlaya birikerek büyük miktarlara ulaşabilir.

Birkaç dakikanızı ayırarak aşağıdaki link aracılığı ile bağışlarınızla siz de desteğinizi gösterin.

BAĞIŞLARINIZ İÇİN BU LİNKİ TIKLAYIN


Haluk Akalın

Kaçkar Ultra Trail Marathon-27 June 2015

kackar x

Kaçkar1

Kaçkar4

Kackar mountains located in northern part of Turkey can be named as Turkish Alps. The mountain and the region is so beautiful in all seasons it attracts nature lovers.
3 years ago I climbed the summit of the mountain which is 3.500 meters high and enjoyed a lot. This time I’m again on the roads to climb up and run in this marvellous nature for 45 km in first edition of Kackar Trail Ultra Marathon.

KUT3
When Jeroen Geldrop was reminded me the importance of getting adapted to the weather and height, I decided to go 3 days earlier and applied to be a volunteer so that I could be aclimatized to the altitude. Altough highest point of trail is 2.150 meters is so likelihood of being mountain sick is low, it is necessary for those of us living in sea level to be adapted.
I flyed with Turkish Airlines to the coastal city of Trabzon at 23rd of july and reached city Rize in the middle of the night then I had to stay in Green Hotel Ayder which was a very bad accomodation experience I  had.
After a sleepless night I got up early in the morning and left the hotel as soon as possible and tried to go to Ayder town where ultra trail meeting point is.

kut5

First day in the region:
Now at last I’m in a green paradise, after settling in very small but sweet room having a great river and forest scenery, I went to thermal bath to have a rest. After relaxing and feel healty again I ate whole day beautiful foods such as muhlama a kind of delicious omlett, dolma made of different green graves and tasty meatballs with delicious souces I had a very beautiful sleep.

kUT2

Second day:
I got up early again but this time felt very healty, got enough sleep full of fresh air in my lungs.

Then after breakfast one of my friends of race organizers called me to take some pictures while ı was running in trails for a TV programme. I accepted so that I could see the parcour before race and train as well.

Race day:
We all got up at 3:30 and be ready to go start point. Air was foggy and wet.
I was experienced with such morning runs so I enjojed those moments with other participants At 7:00 o’clock race started in the beginning I decided to walk in the first few kilometers of trail since I had to keep my energy for the next part of the trail. But after a while surprisingly I started to move faster and I ran up some part of the hilly trail. Since I was motivated enough by the beauty of the mountains again.

kut6

At the 15th kilometer, climbing was over I didn’t wait in the check point where ı took only a lime of lemon and a few salt. I said myself my marathon has just started. There was lying a 30 km trail down in front of me.  I prefer to run down instead of up since I’m more powerful in that.
There my pace was 4.30 of stg. After 2 km running in such a way suddenly ı saw 4 calves running near me. They were so cute they gave a kind of natural energy and happiness to me so I considered them as my pacemakers and run with them along the way.
Mountain was still foggy and weather was cool offering a very good condition to run.
I passed my first 15 km in 2 hrs but now I’m flying like a lonely bird and passing over other guys on the trail. Up to the finish line ı passed over as much as 71 ultrarunners.
I ran quite easily till 35 km of the parcour with an adorable pace but after that point my knees started to give signals forcing me to slow down. So my pace settled down to 5:30’s. Thanks to downhill I’m running at an easy pace and I’m just about to finish the race. I have just 4 km to see the finish but I hear voices so nearby how could it be. Then I saw the finish line. 0,5 km away I took my finishing medal and my time was 5 hrs 14 minutes allowing my rank to be set out 31’st out of 150 participants. Soon I realized that in the mountain gps of my sport watch deviated for 4 km.

**I ran in this ultra for the charity  “The Hope Foundation for Children with Cancer” (KAÇUV)

http://kacuv.org/sayfalar/kurulus-ve-amaclar-eng.html

Haluk Akalın

Koşuyorum o halde varım…

Dizimin MR’ını çeken doktor dizini nerede parçaladın böyle diye sorduğundan bu yana neredeyse 1,5  yıl geçti. Bu zaman içinde yeni bir ülkeye, turuncu seven insanların ülkesine taşındım. Kıkırdağımı tam da bu zamanlarda zedelemiş olmamın tek faydası taşınma işlerine vakit ayırabilmem oldu. Yaz aylarını Hollanda’daki yeni evimize taşınma süreci ile geçirdim. Evime yakın bir spor kulübü bulmam 1 ayımı aldı. Sonunda TTL Triatlon Team Leidschendam adlı bir kulübe yazıldım ve düzenli yüzme, koşma fırsatı buldum. Kıkırdağımsa, ablamın eft ve reiki ile mucizevi dokunuşları ve dinlenme sonrasında şaşılacak derecede iyileşti. Kıkırdağın kendi kendini tedavi etmeyen tek doku olduğu söylenmesine rağmen insanoğlunun isteyip de yapamayacağı şeylerin  ne kadar az olduğunu bir kez daha yaşayarak anlamış oldum.

Triatlon antrenmanlarım içinde önemli yer tutan yüzme antrenmanları ile önceleri havuzda koşmaya çalışan bir adam görüntüsü veren tekniğim giderek havuzda yüzmeye çalışan bir triatlet görüntüsü vermeye başladı. Tekniğim düzeldikçe hızım da biraz olsun arttı. Daha kolay kulaç atma, doğru nefes gibi iyileştirmelerle daha rahat ve yüzmeye başladığım için yüzmeyi de koşu gibi sevmeye başladım ve tabii kışın ılık bir suda ve kapalı havuzda Hollanda’lı arkadaşlarımla birlikte yüzerek spor yapmanın dışarda tek başına soğuk bir havada koşmaktan daha keyifli olduğu da bir gerçek. Yazın ise gölde yüzmenin keyfi bambaşka. Koşma antrenmanlarının yanısıra yüzme ve bisiklet alternatif  kas gruplarını çalıştırdığı için çok faydalı sporlar fakat kondisyon için faydalı olsalar da her branş için ayrı antrenman şart. Yani ultramaratona hazırlanacaksanız bisiklet ve yüzmenin yanında mutlaka uzun koşularınıza da vakit ayırmanız gerekiyor. Bu da hayatınızın diğer alanlarında ciddi bir fedakarlık gerektiriyor.

İstanbul’da her hafta sonu Belgrad Ormanı’na ya da Kilyos sahile giderdim. Burda da Kuzey Denizi sahiline gidip Dunes adı verilen yapay kumsal tepelerde ve plajda koşuyorum. Kilyos’u hiç aratmadı dunes, hiç yabancılık hissettirmedi cidden. Kumsal aynı renk, deniz aynı renk martılar bile aynı şarkıyı mırıldanıyolar. Deniz yıldızları hep karaya vuruyor burada da ben de inatla denize geri atıyorum, ama bunun için farketti diyen öyküdeki çocuk gibi…Tek fark burada koştuğum en uzun mesafe 17 km oldu.

2014 Ekim ayında Amsterdam Maratonu’nu 4 saat 10 dk’da 2015 Mayıs ayında da Leiden maratonunu 4 saat 20 dakikada bitirdim işte bu iki maratonda da uzun koşu antrenmanı yapmamanın sonuçlarını görmüş oldum. 2011 yılında koştuğum ilk maratonumdan yaklaşık yarım saat daha yavaş.

amsterdam1
Amsterdam Maratonu 2014 Start Öncesi
amsterdam 2
Amsterdam Maratonu 2014 Start öncesi

Böylece zaman hızla geçti ve tam 1 yıl oldu buraya geleli. 2 kez İstanbul’a gittim. Rastlantı eseri 28 Haziran’da Hollanda’ya taşınmamın yıldönümünde Kaçkar Dağlarında ultra maraton koştum. 2011’de trekking yaptığım Kaçkar Dağları’nda bu kez toplam 45 km’lik parkurun 20 km’si boyunca 1700 metre tırmandım, kalan 30 km’de yokuş aşağı koştum. Aslında hoplaya zıplaya dağların tadını çıkardım ve üstüne üstlük yarışı 31. sırada 5 saat 14 dakikada bitirdim. Kaçkar yarış raporumu ayrıca yayınlayacağım.

28 Ağustos 2015’de İtalya’nın Cormayeur kasabasında başlayacak İsviçre’nin Champex kasabasından geçerek  Mont Blanc Dağı etrafında koşulduktan sonra Fransa’nın Chamonix kasabasında sona erecek olan 6.000 metre tırmanış içeren 101 km uzunluğundaki ultra trail maratonuna katılacağım.

Profil-CCC-2015

Daha önce de Türkiye’de zorlu ultra maratonlara katılıp bitirmeyi başarmıştım. Hepsi birer macera olan bu yarışlar insana kendisi ile ilgili çok şey öğretiyor sabır, azim ve planlama konusunda ciddi beceriler kazanmanızı sağlıyorlar. Bu yarışın ardından Hollanda’da düzenlenmekte olan dünya şampiyonasının bir ayağı olan Winschoten 100 km yarışına da kaydolmadan edemedim. CCC ultra maratonunun sadece 15 gün sonrasında 12 saatlik zaman dilimi olan bu ultra maratonu bitirip bitiremeyeceğimi yerinde test etmiş olacağım. Şimdiye kadar hiçbir yarışı bırakmak zorunda kalmadım ya da zorlandım diye bırakmadım. Umarım bu prensibimi devam ettirmeyi başarırım.

Bunların üstüne de 12 Ekim’de Amsterdam Maratonu’nu koşacağım. Bakalım ya PB (Personal Best-En iyi Derece) ya da hepten sıfırı tüketme bakalım göreceğiz.

Neden dağlarda veya arazide ya da şehirde  yürümek değil de koşmak bana daha çok mutluluk veriyor diye çok düşündüm, cevabım şu: insan koşarken ciğerlerini, kaslarını ve kalbini kısacası tüm vücudunu maksimum düzeyde kullanıyor ve bu full kullanım sırasında hareket halindeyken çalışmakta olan vücudu hissetmek kişiyi güçlü ve aynı zamanda da mutlu hissettiriyor. Olabildiğince hızlı olabilmek, nefes alıp verirken, kalbin daha hızlı atarken, terlerken ve rüzgar vücudunda dolaşırken hissettiğin her şey sana hala uyanık olduğunu yaşadığını ve yaşamdan tat aldığını hatırlatıyor. Çok güzel bir yemek yerken,  biraraya getirilen yiyeceklerin ortaya çıkardığı farklı ama özgün tat, harika bir film izlerken ya da bir kitap okurken yazarın özenle seçerek ortaya koyduğu kelimelerin beynimizde yarattığı düşünce ve imgelerden aldığımız tat, hepsi yaşamın anlarından aldığımız tatlardan birkaçı elbette.

Fakat koşmayı diğer her şeyden ayıran o özel ve çok farklı şey ne? Sanırım, kasların, kemiklerin, tüm organlarımızın, hormonlarımızın hatta hislerimizin yani kısacası  tüm vücudumuzun ortaklaşa bir uyum içinde ve belli bir hedef doğrultusunda çalışması, beynimizin kaptanlığını yaptığı bu macerada kendi içimizdeki bu harika ekibin mükemmel organizasyonunu tadıyor olmanın verdiği mutluluk, vücudumuzun efendisi olmak, genelde hayat dediğimiz frekanslar zinciri içinde şartların kölesi olan vücudumuza  ve kendimize cesurca ve özgürce kullanabildiği çok özel bir alan yaratmak. İşte koşmak bu.

Koşuyorum o halde varım…

Antrenmansız? hayır tavsiye etmem…

Bedankt voor alle Nederlanders die gesteund en juichten mijn naam gedurende de race en ook bedankt voor de Leidse marathon organisatie en alle mensen die me veel geluk wenste.

leiden Maraton görseli

Bir maratonu daha bol şans dileklerinizle bitirmeyi başardım. Şimdiye kadar bitirdiğim 6. ama kesinlikle en güzel maratondu diyebilirim. Sevgili Hollandalı’lar yol boyunca hiç durmadan tezahürat yaptıkları gibi ayrıca göğüs numaramda yazan adımı öyle güzel ve kolay okuyorlardı ki maratonun özellikle 25. Km’sinden sonra birkaç kere aklımdan hayatımda ilk defa bir yarışı bırakmak geçtiyse de bu seyirci desteğine böyle muhteşem tezahürata bu yarışı bırakamazdım. Ee bi de yarışın sonunda Akalın ailesi de karşılamaya gelecekse ne yapıp edip 42,2 km koşulacaktı. Koşunun İlk yarısını 5.31 pace ile yani ortalama olarak her 1 km’yi 5 dk 30 sn’de tamamladım ama ikinci yarıdaki antrenman eksikliğim 25. Km’den itibaren kendini hissettirmeye, dizim resmen sinyal vermeye başladı. Normalde 35’den sonra başlanır ama ben kilometreleri o dakikadan itibaren saymaya başladım desem yeridir. Her adımda bacaklarımın ağrısı artıyor ama Leiden’ın tadına doyulmaz manzarası eşliğinde ve her köşedeki Haluk Haluk “goedzo”kom op” tezahüratları ile dayanma gücüm artıyordu. Kilometreler onca ağırlık ve zorluklarına rağmen birbiri ardına bitiyor ve ben bir kez daha hedefe doğru ilerliyordum. 40, 41… 42 veeeeee FINISH. Finish’e girişim ise alttaki linkte Leiden Maraton Organizasyonu’nun SÜRPRİZİ….Maratondan önce şans dileyen herkese sonsuz teşekkürlerimle…iyi ki varsınız.

http://www.racetimer.se/nl/runner/show/4412721?layout=clean&race_id=2413#.VYP9j_ntmkp

Evet, yapabilirsin.

Yazıyı okumaya başlamadan önce lütfen kısa bir süre elinizdeki (yani sizin olan) vücut ve beyin ile yapabileceğinizi ve yapamayacağınızı sandığınız şeyleri düşünün. Bu şeyler koşmakla veya başka bir sporla ya da bambaşka bir konuyla ilgili olabilir. Yapılamayacağını düşündüğünüz için vazgeçtiğiniz hedeflerinizi veya korkup hiç girişmediğiniz meydan okumaları düşünün kısaca. Sonra şunu bir hayal edin; yaklaşık 50 kiloluk bir ağırlığı 4 km yüzerek çekeceksiniz, sonra hiç durmadan onu bisikletinize yükleyip 180 km pedal çevireceksiniz, en sonunda da yine ara vermeden onu bir arabada iterek 42 km koşacaksınız. Yapabilir misiniz? Yapılabilir mi? Bir insan bunu yapabilir mi? Ya da bir insan bunu ne kadar zaman sürdürebilir? Şimdi devam edelim.

Birazdan okuyacağınız hikayeye inanmakta güçlük çekeceksiniz. Ben ilk duyduğumda, onlarca video ve fotoğraf görmeme, birçok sitede ilgili yazılar okumama rağmen uzun süre inanamadım. İnandığım zaman da bir çok duyguyu aynı anda yaşadım. Bir yandan elde ettiğim başarılar gözümde aniden küçüldü, bir yandan inanılmaz motive oldum.  Hikaye bir çiftin engelli bir çocuk sahibi olmalarıyla başlıyor. Boynundan aşağısı felç olan çocuklarını doktora götürdüklerinde umutlarını kıracak haberler alıyorlar; “çaresi yok, iletişim kurulamaz, bir enstitüye yatırın ve unutun” diyor doktorlar. Çift, çocuğun gözlerindeki ışığı gördüklerini düşünüyor ve onu eve götürüp özel olarak ilgileniyor. Bir gün başını hafifçe oynatarak iletişim kurabileceğini farkedip özel bir bilgisayar alıyorlar ona. Çocuk dış dünyayla iletişim kurmaya başladıktan bir süre sonra kendisi gibi engelli insanlarla ilgili okurken, felçli bir atlet için 5k koşusu düzenlendiğini öğreniyor. Babasına koşuya birlikte katılmak istediğini söylüyor. Katılıyorlar ve koşuyorlar. Baba asker olduğundan 5 km koşmakta ve bu süre zarfında çocuğun tekerlekli sandalyesini itmekte çok zorlanmıyor. Koşu sonrası çocuk, babası koşup kendisini tekerlekli sandalyede iterken engelli olduğunu unuttuğunu söylüyor babasına. Belli ki, bu, baba için inanılmaz bir motivasyona dönüşüyor. O günden (1977) sonra 2009 yılının sonuna kadar 234 Triatlon, 67 maraton ve 89 yarı maraton dahil 1009 yarışa katılıyorlar. Tüm bu yarışlarda baba oğlunu da taşıyor. Triatlon yarışlarında, denizde oğlunu bir botun üstünde beline bağladığı bir iple çekiyor, bisiklette taşıyor ve koşarken tekerlekli sandalyesini itiyor. Bu şekilde bitirdikleri triatlonlardan 6 tanesi ironman, 7 tanesi yarı ironman

Bu noktada belki de bilmeyenlere bilgi vermek, bilenlere ise olayın inanılmazlığını daha da netleştirmek için bu yarışların tam olarak ne demek olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Triatlon: 1,5 km yüzme, 40 km bisiklet, 10 km koşu; yarı ironman: 1.93 km yüzme, 90 km bisiklet, 21.09 km koşu; ironman: 3.86 km yüzme, 180 km bisiklet, 42.2 km koşu. Yani Dick Hoyt oğlu Rick’i yaklaşık 4 km yüzerek çekiyor, 180 km bisiklette taşıyor ve üstüne oğlunun tekerlekli sandalyesini iterken maraton koşuyor. Bunları okurken veya izlerken insanın gözleri yuvasından fırlıyor (en azından bana öyle olmuştu, hala da oluyor). Eminim herkese çok büyük bir olay olarak görünüyordur. Ancak son 2 yıldır naçizane uzun mesafe koşma çabası gösteren birisi olarak bir maratonu bitirmenin ne zor bir şey olduğunu gördükten sonra bu hikayeye inanmak bana daha da zor geliyor. İşin çok daha garip bir tarafı var. Bu baba oğul katıldıkları bu yarışlarda sonuncu olmuyorlar, en iyi derecelerini duyunca yerinden fırlayan gözlerime uçuklayan dudaklarım da katılıyor. Bazı en iyi dereceleri: maraton: 2 saat 40 dakika, yarı maraton: 1 saat 21 dakika, ironman 13 saat 41 dakika… Profesyonel sporcu olmayan normal bir insan için kimseyi itmeden çekmeden bile bu derecelere ulaşmak çok ama çok zor. Maratonda dünyanın en iyi derecesi 2 saat 4 dakika…

 

Bu hikayenin bir yerlerinde baba kalp krizi de geçiriyor. Ama iyileştikten sonra yarışlar durmuyor devam ediyor. Ve bildiğim kadarıyla hala da hikaye devam ediyor. Hatta Baba Dick Hoyt’un bir hedefi de kendisi 70 yaşındayken yani 2011′de Boston Maratanu’nu yeniden koşmak.

Eğer bu hikayede sizi kalkıp birşeyler yapmak konusunda motive etmiyorsa gerçekten şaşırırım. Dick ve Rick Hoyt’un parolaları “Yes you can!” yani “Evet yapabilirsiniz!”… Evet gerçekten yapabilirsiniz, yapabiliriz… Benim şu an için uzun vadede kendime koyduğum (Hoyt ailesinin elde ettikleri yanında küçük de olsa hedefim Boston Maratonu’na katılmaya hak kazanmak. Boston Maratonu, belirli bir dereceyi elde edebilmiş kişilerin katılabildikleri elit bir maraton. Örneğin 35-40 yaş arası 3 saat 15 dakikanın altında bir maraton koştuysanız bu yarışa katılabiliyorsunuz. 3-4 yıl içinde maraton derecemi 3:15′in altına indirebilir miyim? “Evet, indirebilirsin” diyor Hoyt Takımı, “eğer istersen her şeyi yapabilirsin”…

Mert Derman’ın

http://ritim.wordpress.com/2010/02/27/evet-yapabilirsin/ blogundan alınmıştır.

100 km koşulur mu?

İYU Toplu II İYU Toplu340 km’lik dağlık bir arazi boyunca dondurucu soğukta, aç ve yoksul bir millet,  öküzün çektiği kağnıyla günlerce cephane taşıyarak milli mücadeleyi kazanabilir mi? Sakarya’da Dumlupınar’da savaşan erine mermi götürmek için ölümü göze alır mı? 2013 yılının 23 Ağustos’unda İstiklal Yolu ultra Maratonu’na katılan yaklaşık 100 kadar sporcu, emperyalizme karşı bir mücadelenin nasıl bir irade ile kazanıldığını koşarken hissederek 100 km-42 km ve 10 km koşularında yarıştılar. Son derece keyifli ve başarılı geçen etkinlikte koşucular adeta o günleri yaşarken kahramanca destan yazdılar.

Koşucular yarış öncesinde Siyez Partisinde 12.000 yıllık Siyez Bulguru’nun hem tadına baktılar hem de besleyici yerli tohumlarımızın korunmasına destek verdiler. Bu koşucular, ayrıca yarışı düzenleyen  Haluk Akalın –  KOŞUKOLİK tarafından düzenlenen etkinliklerde koşucu başına 5 TL’lik bağış yapması nedeniyle KAÇUV-Kanserli Çocuklara Umut Vakfı’na da katkı sağlamış oldular.

2014 yılında bu kez ters istikamette yani İnebolu’dan başlayarak Küre Dağları üzerinden Kastamonu’ya kadar uzanan 100 km’lik parkurda koşacaklar. İlkinde 100 sporcunun katıldığı bu defa çok daha fazla sayıda sporcunun katılımının beklendiği İstiklal Yolu Ultra Maratonu yörenin turizm potansiyelini de ortaya koyarak yeni bir atılıma yol açacak gibi görünüyor.

2013 yılı fotoğraf ve kazanan detaylarının yer aldığı www.istiklalyoluultra.com adresinden 2014 kayıtları yapılabilmekte ve erken kayıt için indirim imkanı bulunuyor.

 

 

 

 

 

SPORA SPONSOR

Ülkemizde ultra maraton gibi son derece disiplin gerektiren, bir sporcunun azmini ve sınırlarını test etmesini sağlayan, günlerce haftalarca odaklanarak antrenman yapılması gereken, bedenen olduğu kadar mental olarak da son derece zinde olmayı gerektiren bir spor, maraton. Peki, maraton 42 km’den daha uzun olursa örneğin 100 km veya 360 km olursa? İşte o maratonlara ultra maraton deniyor ve bu yarışlarda sporcular kendi kendileri ile yarışıyorlar. Sonuçta bir kazanan var elbette ama kimin umrunda? En önemlisi herkesin kendini aşması, kendini daha öteye taşıyabilmesi ve bu bireysel gibi görünen ultra dayanıklılık gerektiren spor aslında sporcunun kişisel gelişimine de pek çok katkı sağlıyor. Doğaya ve insana saygıyı öğrenme, daha dayanıklı ve güçlü oldukça daha anlayışlı daha sabırlı ve daha insancıl olma. Kendisi ile barışık, zayıf ve güçlü yönlerini bilen, doğa içinde ancak anlamlı olabileceğini kavramış, doğayı su gibi içmek, oksijen gibi ciğerlerine doldurmak için belki de evini, ailesini geride bırakarak bu harikulade maceraya atılmış bir insan UZUN MESAFE KOŞUCUSU ya da ULTRA MARATON KOŞUCUSU.
İşte bu koşular ve maratonlar giderek çoğalırken koşucu sayısı da artmaya başladı bir nebze de olsa ülkemizde. Bu maratonlardan biri de bu sene 3. sü gerçekleştiirmek üzereyken finansman sorunları nedeniyle iptal edilen LİKYA ULTRA MARATONU.
İlkine değil ama 3. süne katılma şansı elde ettiğim ve hayatımı değiştiren nadir maratonlardan birisi bu maraton. Henüz babamı kanserden kaybettiğim, işimden ayrıldığım, ve yönümü değiştirmeye karar verdiğim bir sırada karşıma çıktı LİKYA. Elimdeki Berlin Maratonu uçak biletlerini, kayıt ve almış olduğum asfalt maraton ayakkabılarımın parasını yakarak yepyeni bir hayata doğru koşar adım ilerlerken yaktığım paranın 3 mislini yeni malzemelere harcayarak LİKYA yolunu tuttum.
LİKYA ULTRA MARATONU’nda 7 gün boyunca hayatımda ilk kez kocaman bir çantayı taşıyarak, her gün arka arkaya neredeyse hem de dağlık ve kayalık bir bölgede her gün bir maraton koştum. Bu maratonlar her gün beni bir başka boyuta götürdü, yanlış ayakkabı seçtiğim için zaten kabına sığmayan ve paramparça olan ayaklarıma buna rağmen ayak parmaklarımı ısıran arılara, aldırmadan tırnaklarımla vedalaşarak çıktığım yolun sonunda sevgili babamı Gelidonya Feneri’nin arkasında o muhteşem pastoral manzaranın üzerinde bana gülümserken gördüğümde tüm acılarımı unutmuştum. Hayatım başka bir yöne doğru akıyor ve ben akış içinde takip ettiğim yolda bu yöne doğru ilerlerken başka bir insan oluyordum. Belki de acıların insanı olgunlaştırması denen şeydi bu. O muhteşem ve sihirli anları hayatımda belki birkaç kez daha çocukken ve yıldızları seyrederken yaşadığımı sanıyorum.
İşte hayatımın en önemli dönüm noktalarından birinde kendi içsel yolculuğuma çıkmamı sağlayan ve yol gösteren böylesi bir maraton bu sene finansman sıkıntısı nedeniyle iptal edildi.
ULTRA MARATONLAR’ın ülkemde yaygınlaşması demek, ülkemde ağaçların beton uğruna kesilmesine daha çok kişinin karşı çıkması demek, daha çok kişinin doğada yetişen tek bir dala bile huşu ile yaklaşması demek, daha çok kişinin bisiklet yollarını desteklemesi demek, amatör sporun ve sporcuların desteklenmesi, sporcularımızın, olimpiyatlarda söz sahibi olabilmesi demek. Çocuklarımıın daha çok hayattan zevk alması ve çok daha yaşanılası bir ülkede çok daha fazla renk ile yaşaması demek.
LİKYA’ya ve diğer ULTRA MARATONLARA ve amatör sporculara daha çok SPONSOR desteği DAHA GÜZEL BİR ÜLKE İÇİN….
http://www.change.org/tr/kampanyalar/t-c-gençlik-ve-spor-bakanliği-sponsorlara-50-vergi-matrahı-yerine-direk-vergi-indirimi-uygulansın-https-twitter-com-gsb-suatkilic

İznik Ultra- 80 K

Ultra maratonlar, koşmayı seven insanlar için doğada limitlerini test edebildikleri, macera dolu ve kendileriyle başbaşa kalabilecekleri bir aksiyon vadediyor. Sorumlulukların ötesinde, şehirden ve gürültüden uzak,  salt doğanın ahenkli sesleri ile harmanlanan bir zaman diliminde,  sürrealist bir ressamın eseri içinde canlanan bir oyuncu gibi…

İznik Ultra Maratonu’na geçen sene katılamamıştım. Katılanların anlattıkları kadarı ile hayalimde canlandırdığım bu ultra maraton doğrusu son derece zor, katılınması herkesin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir maratondu hele hele yağan yağmur geçen sene ciddi bir handikap yaratmıştı. Yine de geçen sene katıldığım Likyayolu Ultra maratonundan sonra İznik ultrayı da takvimimde işaretlemiştim.  İznik için özel bir antrenman yapamadım hatta antrenmanlarımı yarı maratonlara odakladığım için uzun koşu antrenmanlarım eksik kaldı.  Sadece,  yarışa 1 hafta kala 45 km koşarak ilk uzun antrenmanımı yaptım. Ancak bu mesafe bu tür bir ultra maraton için pek de yeterli bir antrenman sayılmasa gerek. Her ne kadar genel kondisyonum iyi olsa da ultra maratonda iyi bir derece yapabilmek ve yarışı zorlanmadan bitirmek için en azından 1 ay kala mutlaka yarış mesafesinin en az yarısı mesafesinde daha fazla sayıda koşular yapılması gerekli.

Yarış günü İznik, harika ve sanki ısmarlama bir hava ile maratonculara güzel bir hediye verdi. Hava bulutluydu, yarış süresince ne yağmur yağdı ne de güneş çıktı…Böylece  mükemmel  hava koşullarında bir ultra maraton koşuldu. Yarışa yavaş ve oldukça temkinli başladım 7 dakikada 1 km yol katedecek bir hızda koştum ancak ilk kilometrelerde yanıma aldığım 1’er litrelik yedek  2 su kabı  beni yavaşlatmaktaydı, zaten sırt çantamda 1,5 lt su bulunuyordu, yaklaşık 15 km’den sonra çok su içme ihtiyacım olmadığını ve güneşin çıkmaya niyeti olmadığını anladığımda bu yüklerimden kurtulmaya karar verdim ve bunun doğru bir karar olduğunu ilerleyen kilometrelerde daha rahat koşmaya başlayınca anlamış oldum.  Bu anlarda Berk’le yan yana koşmaya başladık,  Berk’te 7 pace ile koşacağını söyleyince birlikte aynı hızda devam ettik ve ondan sonra da maratonun 60 k ‘lık kısmını Berk ile birlikte koştuk.

İlk KN’ye  (Kontrol Noktası)’ gelmeden, bir ihtiyaç molası vermek zorunda kaldım bu mola bana zaman kaybettirdiği için 13. k’daki ve 27. k’daki 2. KN’de de hiç durmadım ve aralıksız koşmaya devam ettim. Çok daha hızlı koşabilecek durumdaydım ancak önümde ilk defa durmaksızın koşacağım bir 80 k vardı enerjimi verimli kullanmalı ve son km’lere sağlam girmeliydim. Bu nedenle hızlandığımız zamanlarda Berk ile birbirimizi uyarmaya ve yavaşlatmaya çalıştık. Bunun doğru bir strateji olduğu 60 k’ya son derece enerjik girdiğimde ortaya çıkmış oldu.

2. KN’de sadece 2-3 portakal yiyerek koşmaya devam ettim.   Bu hız beni hiç yormuyor hatta son derece rahat bir şekilde muhteşem İznik manzaralarını sindire sindire koşmamı sağlıyordu.

Daha önce 2 kez maraton 1 kez de çok etaplı bir ultra maraton koşmuştum ancak o maratonlarda hızlı koştuğum için 35. km’lerde genelde yorulmaya ve yavaşlamaya başlıyordum ancak bu kez 42 km koşmama rağmen hiç yorulmamıştım. Maraton finişinde çorba, ekmek, zeytin bizleri bekliyordu. Hemen bir çorba içtim biraz oturdum, biraz kola biraz zeytin ve peynir yedim. Yanıma biraz da muz aldım ve çok sevdiğim sihirli ultra maraton meyvesi portakaldan yedim. Portakal gerçekten inanılmaz bir meyve hem susuzluk giderici, hem enerji veriyor hem de vitamin deposu.  Bu özelikleri nedeniyle gördüğüm her masada yiyebildiğim kadar portakal yemeye gayret ettim ve bana çok iyi geldi.

Maraton finişi olan 42. km’den sonra yaklaşık 9 km’lik bir zorlu yokuş bizi bekliyordu ancak yeterince enerji almış olduğumdan ve mental olarak kendimi 80 km’ye iyi hazırlamış olduğumdan bu dakikalarda daha hızlı koşabilmeye başlamıştım Berk  biraz yorulmuş ve arkalarda kalmaya başlamıştı oysaki bundan önceki yokuşlarda ben Berk’in hızlı yürüme temposuna yetişmekte oldukça zorlanmış ara ara koşarak yetişmiştim. Uzun ve zorlu 9 km’lik yokuş bittiğinde hızlı koşmaya karar verdim ve hızlanmaya başladım ancak o sırada  başımın dönmeye başladığını hissettim ve tekrar  yavaşladım, Berk’i bekledim. Berk ile birlikte yine çok hızlanmamaya gayret ederek memnuniyet verici bir meyilde  yokuş aşağı koşmaya başladık uzun süren bu 10 km sonunda 60. km’deki yeni KN’na gelmiştik.

Ben biraz yorulmuş gibiydim, yeniden çorba, portakal, kola, ekmek ve tuzlu kraker yedikten sonra bir miktar da Berk’in yanında taşıdığı Ton balığından yedim. Bu  2. yiyecek faslı kendime gelmemi sağladı ve yeniden enerji depolarımı doldurmuş oldum. Geriye düz bir 20 km kalmıştı. Berk’e ben 60’tan sonra hızlanacağım dedim. Ancak bu kısımda yol çamur birikintileri nedeniyle rahat koşulamaz bir biçimde ilerliyordu  ve yaklaşık 2-3 km böyle devam etti. Bu çamur kısmı benim motivasyonumu biraz azaltmıştı ki sonunda bir derenin önüne geldik. Buradan geçecek miyiz diye sordum ve geç geç diye bağırdıklarını duyunca suya daldım. Soğuk su ayaklarıma öyle iyi geldi ki bir tür ferahlık ve mutluluk hissi ayaklarımdan yavaş yavaş tüm bedenime yayıldı. Dere geçişinden sonra ayakkabımdan içeri giren su ayağımı külçe gibi ağırlaştırmıştı ama yine de yolun bundan sonrasının kuru olması ve ayağımdaki ferahlık hissi biraz daha hızlanmamı sağladı.

Yavaş yavaş hızlanırken patika yol bitip düz bir asfalt yola çıktığımda sanırım Sölöz’e gelmiştim ve  önümde yaklaşık 18 km’lik bir yol uzanıyordu. O anda aklımda tek şey ilk km’lerdeki arayı kapatmaktı ve müthiş biri enerjim vardı sanki koşuya yeni başlamış gibiydim. Bu dakikalarda 6 dakikada 1 km hızla koşmaya başladım bu hızda ilerlerken 60. km’den sonra yaklaşık 6 kişi geçmiş oldum. 75. km’ye geldiğimde son bir portakal molasının ardından yine fazla beklemeden yola devam ettim ancak bu kilometrelerde yeniden biraz daha yavaşlamaya başladım. Şehir merkezinde geçen son 3-4 km’yi de işaretleri takip etmeye çalışarak geçtim ve nihayet 80 km finişini gördüm. Finişe girdiğimde madalyam boynuma takıldı ve tebrik edildim sanırım ama bana neler söylendi pek hatırlamıyorum.

İlk 80 km tek etaplı en uzun ultra maratonumu böylece 10 saat 19 dakikada ve en önemlisi sağlıklı bir şekilde bitirmeyi başarmıştım.

Bundan sonra da  farklı coğrafyalarda farklı etaplarda belki de daha uzun çeşitli ultra maratonlarda koşmayı hayal ediyorum.

Follow Your Bli…

Follow Your Bliss

“If you follow your bliss you put yourself on a kind of track that has been there all the while, waiting for you, and the life that you ought to be living is the one you are living. When you can see that, you begin to meet people who are in your field of bliss, and they open doors to you. I say, follow your bliss and don’t be afraid, and doors will open where you didn’t know they were going to be.” (Joseph Campbell)

1:37:57 – En İyi Derecem KAÇUV İçin

Bir Yarı Maraton: Adana

Bir En İyi Derece: 1 saat 37 dk 57  sn

Bir STK: KAÇUV-Kanserli Çocuklara Umut Vakfı

Adana’ya kebap yemeye gitmek başlı başına bir seyahat nedeni olabilir. Şehirde her yer envai çeşit yemek ve kebap lokantası kaynıyor. Bu şehirde aç kalmak imkansız.

Kebap yemeyi yarı maraton sonrasına bırakarak 5 Ocak gidiş, 6 Ocak dönüş biletlerimi aldım. Yaklaşık 6 hafta interval ağırlıklı orman koşuları yaparak KAÇUV-Kanserli Çocuklara Umut Vakfı yararına koşacağım senenin ilk mesafe yarışına hazırlandım. Sonunda yolculuk zamanı geldi ve rahat bir yolculuk ile Adana havaalanına indim.

Klasik, otele yerleşme ve dinlenme sürecinin ardından çok acıktığım için otelde öğle yemeğimi yedim ve göğüs numaramı almak üzere makarna partisi olacağı söylenen 5 Ocak Stadyumu’na gittim. Stadyuma ulaşım çok kolaydı, kayıt yaptırmak zor olmadı fazla kalabalık yoktu, güzel bir çanta, tişört, meyve suyu, elma ve sudan oluşan yarış kumanyasının da olduğu bir sırt çantası hediye edildi. Kayıttan sonra makarna yemek için salona gittiğimde ise makarnanın bittiği ve 2 saat sonra geleceğinin söylenmesi organizasyondaki ilk gözüme çarpan aksaklık oldu.

Akşam çorba, muz ziyafetinden sonra sabah 07:30 itibariyle kahvaltımı bitirerek yarış alanına yürüyerek rahatça gittim (kaldığım otel 200 metre mesafede idi).  Yarış saati yaklaşmaya başladığında KAÇUV Logolu tişörtümle birkaç poz vermeyi unutmadım.3. Adana Kurtuluş Yarı Maratonu

Isınmadan sonra koşuya başladık, başladık diyorum çünkü benim için birebir antrenman programı hazırlayan Likya Yolu Ultra Maraton’unda aynı kıl çadırda kaldığımız Kemal abi (Koşan Adam) bu yarışta bana tavşanlık yaptı – yanımda koştu- Yavaş başladık, ilk dakikaları 4:40 gibi bir  pace (1 k yaklaşık 4 dakika 40 sn) ile geçtikten sonra 4:30 pace’e oturttuk tempomuzu ve bu şekilde devam ettik. Kilometreler ilerlerken yarışta zaman zaman trafiğin içinden otobüslerin yanından geçmek zorunda kaldık, yolda trafiği durduran polislere küfür eden bağırıp çağıran kişilere, sporculara saygı ! diyerek göz kırptım. Zaman zaman arkamdan korna çalarak geçen arabalardan kaçmak zorunda kaldığım anlar da oldu.

Yarışın 10’lu kilometrelerinde akmakta olan trafiğin içine girince, bir yandan trafiği kollamak bir yandan yokuş yukarı rampa çıkmak ve bir yandan da yağan yağmurla, esen soğuk rüzgara karşı hızı korumak oldukça güç olmaya başladı. 15 k’da görevliler 17 oldu az kaldı diye moral vermeye çalıştılar. Elimde Garmin’im olmasa ben de az kaldı zannedip stratejik bir hata yapacak ya da mental hazırlık açısından gafil avlanabilecektim, şükür teknolojiye ki önümde daha 6 k olduğunu biliyordum.

Hızımda hala düşüş yok Kemal abi çok iyi gidiyorsun diye bana moral veriyor ama benim sağ kasığım ağrımaya başladı, durmak, hızı azaltmak yok hedef daha önceki 1:49 derecemin altında bir dereceye ulaşmak. Yaklaşık 2 k sonra kasığımdaki ağrı kayboldu ve hızımda azalma yok güzel.

18 k, buraya kadar kontrollu bir şekilde geldim ama buradan sonra çok tatlı hafif bir iniş çıkıyor karşıma burada Garmin’im 3 pace gösteriyor kendimi mükemmel hissediyorum.

20. k, artık 1 k kaldı son metrelerde ani bir atağa kalkıyorum son kilometrede iyi bir atakla 1:35 gibi bir dereceye ulaşmam an meselesi ancak, hızımı istediğim kadar artıramıyorum.

Son metreler de bitiyor ve işte varış noktası 30 metre ileride. Finişte resmileştirdiğim derecem 1:37:57.  Bugüne kadar gerçekleştirdiğim en iyi yarı maraton derecem. Mutluyum.

Adana Finish

Yarış biter bitmez madalyalarımız boynumuza takıldı ve hemen ilerideki cyber tent’ten sertifikalarımızı anında alabildik. Simit ve meyvesuyu ikramları da düzenli bir şekilde gerçekleştirildi.

Akan trafik içinde koşmak zorunda kalınmasa bence diğer ufak tefek aksaklıklarına rağmen iyi bir organizasyon olarak değerlendirilebileceğim ADANA YM,  güzel bir parkurun seçildiği gelecek senelerde tekrar katılmak isteyeceğim, bir organizasyon. Örneğin, saat kulesinin önünde, Taşköprü’nün üzerinde ve gölün kıyısında ilerlerken tarih ve doğayı hissedebiliyor, gerçekten keyif alabiliyorsunuz.  Tek ulaşım yolu karayolu olan memleketimizde en azından tatil günü rahat bir yolculuk yapmayı düşleyen Adana’lıların bir kısmı ise kapatılan trafiğe kızdıklarında onları çok da fazla suçlayamıyorum. Bununla birlikte, ne yapıp edip uluslararası bir koşu yarışında affedilemeyecek bir eksiklik olan yer yer de olsa sporcuların trafik içinde koşturulması konusuna  mutlaka çare bulunması ve Adana’nın kurtuluşu anısına koşulan bu yarışta tarihlerine ve spora daha fazla saygı duymaları için daha çok tanıtım yapılarak, farkındalığın artırılması gerektiğine inanıyorum.

KAÇUV yararına emek harcadığım bu koşumda elde ettiğim eni iyi derecemi KAÇUV’un AİLEEVİ PROJESİ’ne ve iyileşmeyi bekleyen kanserli çocuklarımıza armağan ediyorum. Biliyorum çok daha fazlasına ihtiyaçları var.

Eminim siz de; deniz yıldızını tekrar denize atan adamın öyküsündeki gibi O’NUN için farkedeceğini biliyorsunuz.  

Bağışlarınızla, evlatlarımıza ve gelecek nesillere umut olmak için;

http://www.kanserlicocuklaraumut.org/sayfa/bireysel-form.asp

linki aracılığı ile az çok demeden çorbaya bir tutam tuz da siz atın. 

Gönderdiğiniz son derece değerli katkılarınızı takip edebilmem için lütfen

Açıklama Alanına: Haluk Akalın-Kendi Adınız ve soyadınız-KAÇUV yazınız.

Saygılarımla,​

3. Adana Kurtuluş Yarı Maratonunda KAÇUV’A KOŞA KOŞA

Yeni yılık ilk koşusunda…

kac3a7uv-resmi2

6 Ocak’ta…

Bu kez Adana YARIMARATONU’NDA

21.1 k boyunca

ADIMLARIMI

KAÇUV’a bağış toplamak için atacağım. Kanserli çocuklarımıza ve onların ailelerine sakin ve huzurlu bir ortam sağlamak için harekete geçen KAÇUV Kanserli Çocuklara Umut Vakfı’na bağışlarınızla siz de bir çocuğa umut olmak için;

http://www.kanserlicocuklaraumut.org/sayfa/bireysel-form.asp

Açıklama Alanına: Haluk Akalın-Kendi Adınız ve soyadınız-KAÇUV yazınız.​

Sevgi ve saygılarımla,

I will be running the 3. Adana Halfmarathon on Fanuary 6th and I run for KACUV.

Helping children suffering from cancer and their families, creating a peaceful place for them and collecting financial contributions for their treatment is of vital importance to all of us and I believe one day in the future there will be no  cancer illness.

Please support my cause to give cancerous little children a hope and a healthy life.

Let the children live.

You can donate easily by the link below

http://www.kanserlicocuklaraumut.org/sayfa/bireysel-form.asp

Please put on explanation/remarks this note: Haluk Akalın/Your Name and Surname-KACUV, so I can track the donations.

Thank you very much.

KAÇUV- http://www.kacuv.org

KAÇUV was founded in 2000 at the Medical Faculty for Chidren’s Health, Hematology and Oncology Service of the University of İstanbul Cerrahpaşa. Families with cancerous children and doctors came together to build up this foundation. Their aim is to sustain the cancer treatment of these children treatment whose families cannot continue their treatment due to difficult financial conditions.

HALUK AKALIN

KOŞUKOLİK ile KARTALKAYA KAYAK TURU-12 OCAK 2013

Kartalkaya’da Kartal Otel pistlerinin keyfi başkadır…

2013’ün ilk günlerinde bu güzel pistlerle buluşmaya ve eğlenmeye KOŞA KOŞA gidiyoruz.
kartalkayaPROGRAM-12 OCAK 2013
03:30 Ataköy Atrium otopark önü,
04:00 Etiler Akmerkez Akadlar Ana kapı önü,
04:30 Kadıköy Evlendirme dairesi otopark karşısı,
05:00 – 05:30 araçta poğaça ve içecek ikramı
08:00 – 08:30’da Otel’e varış.
Ski-pass ve yemek fişi dağıtmı ve KARLA BULUŞMA…
16:30 – 17:00 Liftlerin kapanmasının ardından İstanbul’a yola çıkış.
21:30 – 22:00’de istanbul’a varış ve yolda 30 dakika yemek molası.TUR ÜCRETİ: 200 TL

ÜCRETE DAHİL OLANLAR
Ulaşım,
Sınırsız ski-pass (Kartalkaya Tüm Pistler),
Araçta kahvaltı ve sıcak-soğuk içecek ikramı,
Sucuk-ekmek-meşrubat.
Rehberlik hizmetleri

ÜCRETE DAHİL OLMAYANLAR
Tur esnasında yapılan şahsi harcamalar
Kayak kıyafet ve malzeme kiralama ücretler
Akşam Yemeği

Rezervasyon ve iletişim: kosukolik@gmail.com
Son Başvuru Tarihi:5 Ocak 2013

1618 sayılı yasa kapsamına giren faliyetlerimiz Tursab ; A Gurubu 5687 sayılı Seyahat Acenta İşletme Belgesi sahibi ” UYKU TULUMU TURİZM ORGANİZASYON Ltd. Sti.” İle gerçekleştirilmektedir.

ALADAĞLAR-Eznevit Zirve

16-17 Kasım 2012

Aladağlar, Türk dağcıları için küçük Alpler denebilecek harika bir manzaraya sahip dağ silsilesi. Bu silsilenin Eznevit adı verilen zirvesine tırmanmak üzere Niğde’nin Çukurbağ ilçesine doğru yola çıktık. Çamardı köyünde ilk gece konaklayacağımız kamp alanına gideceğimiz traktöre eşyalarımızı yükleyerek yola koyulduk. 1 saatlik traktör yolculuğundan sonra kampımzı kurduğumuz alan biraz eğimli olsa da sadece 4 saat uyuyacağımız için dert etmedim. Sabah saat 4’te uyanmak zor olmadı.

IMG_0274Aladaglar

Aladağlar tıpkı Kaçkarlar gibi bana her zaman çikolata kaymaklı dondurmayı çağrıştırmıştır. Bu harika görüntüyü beynime kazırken bir yandan da zirvelere değişik açılardan bakma peşindeyim.

Güzel ve güneşli bir gün ilerledikçe dikleşen, yaklaştıkça güzelleşen  Aladağlar’da zirveye doğru emin adımlarla ilerliyoruz.

Her adımda dağların çekici güzelliğini ciğerlerime ve beynime nakşederek Aladağların sayısız zirvelerinden sadece biri olan Eznevit zirveye ulaşıyoruz.

Aladağlarla buluşmalarım devam edecek o nedenle kendisine veda etmeden ayrılıyorum….

IMG_0285IMG_0289IMG_0294IMG_0297IMG_0298IMG_0301

IMG_0278

IMG_0276IMG_0272

IMG_0268IMG_0265IMG_0267

34. Vodafone İstanbul Avrasya Maratonu’nda Adımlarım KAÇUV için

11 Kasım’da gerçekleştirilecek olan VODAFONE İSTANBUL AVRASYA MARATONU’nda 15 km boyunca AAO Adım Adım Oluşumu üyesi arkadaşlarımla birlikte oluşturduğumuz 40 kişilik bir takımla, omurilik felçli arkadaşlarımıza tekerlekli sandalyeleriyle yarış tecrübesi yaşatacağımız etkinlikte yer alacağım.

15 k boyunca adımlarımı aynı zamanda da ÇOCUKLAR YAŞASIN DİYE

KAÇUV’a bağış toplamak için atacağım. Kanserli çocuklarımıza ve onların ailelerine sakin ve huzurlu bir ortam sağlamak için harekete geçen KAÇUV Kanserli Çocuklara Umut Vakfı’na bağışlarınızla siz de bir çocuğa umut olmak için;

http://kacuv.org.31-207-80-66.fildns.com/sayfa/bireysel-form.asp

Açıklama Alanına: Haluk Akalın-Kendi Adınız ve soyadınız-KAÇUV yazınız.

Sevgi ve saygılarımla,

I will be running the 34th Vodafone Istanbul Eurasia Marathon on November 11th and I will be a member of 15 k supporter athletes team of wheel chaired friends of TOFD- The Spinal Cord Paralytics Association of Turkey.

By the way, I hope to raise more donations for KACUV

Helping children suffering from cancer and their families, creating a peaceful place for them and collecting financial contributions for their treatment is of vital importance to all of us and I believe one day in the future there will be no cigarette smoking and cancer illness.

Please support my cause to give cancerous little children a hope and a healty life.

Let the children live.

You can donate easily by the link below

http://kacuv.org.31-207-80-66.fildns.com/sayfa/bireysel-form.asp

Please put on explanation/remarks this note: Haluk Akalın/Your Name and Surname-KACUV, so I can track the donations.

Thank you very much.

About KAÇUV- http://www.kacuv.org

KAÇUV was founded in 2000 at the Medical Faculty for Chidren’s Health, Hematology and Oncology Service of the University of İstanbul Cerrahpaşa. Families with cancerous children and doctors came together to build up this foundation. Their aim is to sustain the cancer treatment of these children treatment whose families cannot continue their treatment due to difficult financial conditions.

Haluk Akalın

Likya Yolu Ultra Maratonu-2012

ÇOCUKLAR YAŞASIN DİYE
Haluk Akalın-Kendi Adınız ve soyadınız-KAÇUV açıklamasıyla bağış yapabilirsiniz.

KAÇUV’A KOLAY BAĞIŞ İÇİN:

http://kacuv.org.31-207-80-66.fildns.com/sayfa/bireysel-form.asp

 Likyayolu ULTRA Maratonu

Bu sene 1 yıl öncesinden Berlin Maratonu’na kayıt olup külli de bir uçak parasını ödemiştim. Ancak, 2012 evdeki hesabın çarşıya uymadığı bir yıl oldu benim için, önce babamın akciğer kanseri olduğunu öğrendim, ardından işten ayrıldım. Babam hasta iken yurtdışına gitmek istemediğim için LYUM’a katılmaya karar verdim. Bilet ve kayıt paralarını yaktım. Pek çok malzemeyi sıfırdan alıp bir sürü masraf yaptım. Yarışın başlamasına çok az kala babamı 13 Eylül 2012’de kaybettim.

24 Eylül’de başlayacak olan yarışa babamın anısını yaşatmak için katılmaya ve bu yarışta KAÇUV-Kanserli Çocuklara Umut Vakfı yararına koşmaya karar verdim.  Şu anda bu takıma dahil olduğum ve yarışa katılma amaçlarımı gerçekleştirdiğim için çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Kendi adıma çok şeyler öğrendim. Klasik maraton koşusundan çok çok farklı şeyler. 7 günü dolu dolu ve doyasıya yaşadım. Gönüllülerin gönülden desteği, Taner Bey’in bir komutan gibi yakın ilgisi, küçük askerler gibi verilen görevleri sonuna kadar yerine getirme azmini gösteren tüm kahraman koşucularla yarışırken, aynı zamanda onlarla kardeş kadar yakın olma, pekçok dost edinme, eşsiz bir doğada kendinle hesaplaşma, sınırlarını zorlama, onları daha da genişletme, başarma ve kendini aşma…Organizasyonda kendimi destan yazan bir kahraman gibi hissettim. Bunda kadim Likya Uygarlığı’nın payı kadar organizasyon ekibinin  özverili ve gerçek birer yönetmen gibi kurguladığı detayların payı oldukça fazla.

Parkurun her etabı farklı özellik taşıyor. Her gün birbirinden farklı zorluklar, eşsiz güzelllikler yaşadık . Her gün kıl çadırlar kuruldu ,toplandı, bir sonraki kamp alanına taşındı..7 gün boyunca ordan oraya taşındık ve en küçük bir aksaklık olmadı.

Etkileyici tarihi dokusu ve büyüleyici doğal güzelliğiyle Tarihi Likya Yolu Ultra Maratonu, Ölüdeniz’den başladı, ilk etap Sdyma’da bitti. Sonraki günlerde Sdyma-Kalkan, Kaş-Symena Antik Kenti, Symena Antik Kenti-Andreake Antik Kenti, Demre-Andrasan ve son gün de Çıralı-Phaselis Antik Kenti etapları koşuldu.

 

1. GÜN

İlk gün Fethiye-Ölüdeniz’den başladık yola. Taptaze bir solukla ama sırtımda 10 kglık çantamla koşuya başladıktan 20 adım sonra çantamı rahat taşımamı sağlayan göğüs kayışının tutucusu koptu. Dakka 1 gol 1… Hemen durup geri dönüp kopan parçayı aradım ama bulamadım bu arada oldukça zaman kaybettim, bir süre sonra parçanın düşmeyip diğer klipse takılı kaldığını anladım, en azından sonra takabileceğim için mutlu oldum ama ilk kontrol noktasına kadar 13 km’yi mataralar sallanarak ve çanta bir sağa bir sola hareket ederken koşmak zorunda kaldım. Koşuyu çok bozan bu durum 2. kontol noktasına gelene kadar devam etti. Kontrol noktasında da bir süre klipsin takılması ile zaman kaybettim ama ekip bu parçayı takmayı başardı.. 2-3 km sonra biraz sıkıştırmak isteyince hoop gene kopmaz mı? Artık o gün 10 kg’lık çantayı zıp zıp taşımak zorunda kaldım ama sırtım da bitti ben de bittim. İlk maratonda tabii bazı aksilikler ve tecrübesizlikleri yaşamamak olmazdı. Buna ilave olarak malzemelerden bir kısmı olan ilk GPS kullanımı, ilk ayakkabı deneme ve ilk çanta gibi yenilikler eklenince ilk gün benim için bir hayli uğraştırıcı oldu. Hele bir de şimdi olsa yapmam dediğim birşey var ki o da 15. km’de yaklaşık 1 km’lik ve sanırım en azından 200 metre yükseklik içeren hayli yorucu bir patikayı çıktığım sırada program kağıdını düşürdüğümü farkedip onca yolu geri dönmek oldu. Ve o tırmanışı 2 kez yapmış oldum. Şimdi olsa asla bunu yapmazdım ama o sırada programa ya ihtiyacım olursa diye düşünerek geri döndüm. 2 kontrol noktasından sonra yaklaşık 8 km’lik yokuş aşağı bir asfalt yolu koşarak bitirdim, ardından tarihi Likya yolu ve en son da 3,5 km’lik rampa asfaltı bitirerek yeni kamp yerimiz olan Sdyma’ya ulaştım. Şimdilik fena değilim. Aksilikler olmasa daha iyi koşabilirdim, ama buna da şükür. Gerisi artık yarına… Şimdi yemekleri ye ve uyu…Çadırımızda Kemal Özdemir (Koşan Adam), Adım adımdan Alper Dalkılıç, Elena Polyakova, Yonca Tokbaş, ayrıca Alim Küçükpehlivan ve Noyan Kıran var. 7 kişi bu çadırda ilk andan itibaren uyuma yerlerimiz hep aynıydı. Başından beri tam bir ekip havası ve deneyimli ultracıların sükuneti ve güzel sohbetleri vardı çadırda. Ben ilk günden itibaren çantamı hafifletme çabalarımı sürdürerek sürekli bişeyler çıkarttım çantamdan. Tecrübesizlik insana gereksiz bir sürü şey aldırıyor.

2. GÜN

Bu etap,  Sdyma-Kalkan arasında koşuldu. İlk günün yorgunluğu gitmiş kendimi çok iyi hissediyordum. Dik yokuşlu rampalardan ve kayalardan hızlı ve çevik adımlarla ama sürekli koşarak Letoon’a kadar geldim. Burada Alper ile karşılaştım ondan sonrasını diğer günlere biraz daha enerji bırakmak üzere yürüyerek gitmeye karar verdik ve öyle de yaptık ama ben yine de ilk yarıdaki iyi koşum sayesinde bu etapta pek çok kişiyi geride bıraktım. Patara kumsalını geçip tekrar dağlara verdik kendimizi, Alper’in 10 km kala bir ağacın dibinde biraz dinlenme önerisi üzerine çantaları yere koyup sırtımı bir ağaca vermek üzereydim ki dost bir bal arısı sol kol altımdan bana hayatın  o kadar da kolay olmadığını hatırlatmak istedi. Şişen kol altıma mı yanayım. Dinlenemediğime mi bilmiyorum ama oradan nasıl gazladığımı hatırlamıyorum bile. Sonunda 2. gün de bitti. Yorgunluk var ama bitirmiş olmak daha güzel. Bu akşam “Hayat Gezince Güzel” programının sunucusu Fatih Bey bizimle çadırımızda ropörtaj yaptı.

3. GÜN

Bu gün sabah ayakabımı zor giydiğimi farkettim. Şişmiş bir ayakla karşı karşıyayım. Olsun koşucaz başka yolu yok.  Bu etaba da ya Allah bismillah nidalarıyla başlıyorum. 🙂 Bu sefer hızlı koşamıyorum çünkü o kadar dik ve kayalık bir alanda gidiyorum ki koşmak zaten imkansız. Ama yine de acele ediyorum fakat bu etabın ilk kontrol noktası bir türlü gelmek bilmiyor. Bu etapta Güney Afrika’lı Kim, Mark ve bizim Berk ile karşılaşıyorum,  bir süre onlarla ilerliyoruz daha sonra ilk konrtrol noktasının saat 13:00’de sona erdiğini söyleyen birisi ile birlikte Berk gaza basıyor arkasından da Kim ve Mark, ben uzun gün koşusuna saklamak istediğim için bu koşularda power bar vesaire yemedim. Neredeyse aç aç koştum sabahları durumuma göre sabahları 1 veya 2 enerji jeli yedim o sıcakta bol bol da su içtim ama bir yandan da yine ilk kez denediğim GU elektrolit içerken bir tatlı bir tuzlu yemek ve habire su içmek midemi bulandırdığı için o gün 2. jelimi çıkarmak zorunda kaldım. Bu arada Mark ve Kim’de basıp gidince ben o kadar yorgun hissettim ki kendimi, bir ağacın altında 10 dakika dinlendim. Kendime geldikten sonra devam ettim, yola çıkınca 1 km kadar koşarak saat 13:00’te kontrol noktasına varmayı başardım. Varınca anlaşıldı ki aslında burada süre 13:30 da bitiyormuş.  Ben 30 dakikamı dinlenerek geçirdikten sonra yola çıktım. Benden çok daha sonra ve o da koşarak bu kontrol noktasına gelen Fedai Kürtül arkadaşımız ise 5 dakika dinlenerek yola devam etti. Burada Gürhan Akdağ ile birlikte yola başladık ve normal bir tempoda 6,5 km yol aldık. Ancak, sanırım 5. km’de bizden çok önce yola çıkmış olan Fedai ile karşılaştık, yolunu şaşırıp zaman kaybetmiş. Birlikte devam ettik.  2. kontrol noktasına yaklaşık 1 km kala kala buraya varmak için verilen sürenin bitmek üzere olduğunu farkettik,  acaba ultra maceramız buraya kadar mıydı? Buraya kadar gelmiştik son bir gayret göstermek zorundaydım, hızla koşmaya başladım, bir müddet sonra bayrağı ve 2. kontrol noktasını  gördüm, koşarak 2. kontrol masasına doğru ilerledim. Fedai ve Gürhan’da arkadan bana yetiştiler. Ancak bizi nasıl bir sürpriz bekliyordu. Süre dolmak üzereydi. Dolmuşmuydu yoksa? Rota koordinatörü Tolga Gözüm süreyi kontrol ettikten sonra müjdeyi verdi bu noktayı da geçmiştik.  Evet bu kontrol noktasına ucu ucuna yetişmiştik ama aradaki  6,5 km’yi 3,5 saatte zor bitiren biz kalan 11 km’lik nasıl olduğunu bile bilmediğimiz kalan etabı bitirebilecek miydik? Denemek ve elimizden geleni yapmak zorundaydık. Haydi son gayret bitireceğiz koşalım dedim, Fedai, Gürhan ve ben sanki yeniden açılmış olan bir kapıya doğru son gayretlerimizi ulvi ama zor bir amaç için kullanacaktık. Burada kabaca bir hesapla 1 saatte 4 km mantığıyla gitmek zorundaydık, eğer bu tempoyu tutturursak yetişiriz dedim.  Başladık hızla ve aceleyle ilerlemeye, bir bilinmezliğe doğru ama son şansımızı kullanmaya azimle devam ederek kendimizi yorgunluğa teslim etmeden devam ettik yola. Zaman yolda ilerledikçe gerçekten 4 km’yi 1 saatte geçmeyi başardığımızı gördüm ve bu işi yapabiliriz diye düşündüm. Ancak patika son derece zordu ve gittikçe daralan kayalıklar dikenler arasında Kekova’ya kadar uzanarak kah yükselerek kah deniz seviyesine inerek devam ediyordu. Bazen ellerinizle tutunarak ufak kaya tırmanışları yapmanız da gerekiyordu, 2 saat kadar öylece  ilerledikten sonra Fedai bu iş olmayacak demeye başladı, kendisine olumsuz düşünmemesini telkin ettim ama “Lycian Way” öyle bir görünüm gösteriyordu ki gerçekten olumlu düşünmemiz için de bir neden bulamıyordum. Ancak, yine de her zaman bu yolun tamamının böyle gitmeyeceğine arada bir yerlerde bizim bu etabı bitirebilmemize müsaade edeceğine inanıyordum. En sonunda sanırım 3 saatte 10 km’lik etabı bitirmeyi başardık. Kekova sahile vardığımızda 1,5 km kaldığını acele edersek yetişebileceğimizi söyledi gönüllü arkadaşlardan biri. İyi güzel evet ama ayaklar gidiyormuydu ki. Sahilde ve kayalık olmayan bir yola çıkmıştık ama ayaklarım hızlanamıyordu. Tam o sırada 3 köpek batonlarımdan ve benden hoşlanmadığını bana anlatmaya çalıştı bir süre onlarla baton göstererek uğraştıktan sonra kalan 1, 5 km’yi ayaklarımı açarak ama tabii ki yokuş yukarı ilerledim. Bu sırada Fedai ve Gürhan’da son bir çaba kalan enerjilerini kullanarak ilerliyorlardı. Yürüdük, yürüdük evet uzaktan yaklaşık 750 metre ileride Likya bayraklarını gördüm. Gelmiştik sanırım, o sırada yanımıza gönüllü arkadaşlardan yeşil tişörtlü birisi geldi ve az kaldığını söyledi. Hadi dedi FINISH şu gördüğünüz kalede. Hep bir ağızdan KALEDE Mİİİ diye bağırmışız. O yorgunlukla acaip yüksekte ve bir o kadar da uzakta olan bir kalede FINISH vardı. Biz heralde dedik sonumuz geldi. Oraya çıkamayacağız. Ancak, işte orda gözünüzle çok uzak görünen km’lerce uzanan mesafelerin bile aşılabilecğini anladığım zamandır. Bir süre daha yürüdükten sonra gönüllü arkadaşımız Hüseyin’in bizi gaza getirmesi sonucu yürüyecek hali kalmamış olan bizler o rampayı koşarak çıktık. Çıktık ama nasıl çıktık bir de bana sorun.  Fakaaat, kaleden finişe giriş anı orada destan yazan 3 ultracının zafer anıydı. Biz orada o etapta kendi destanımızı yazmıştık. Çok müthiş bir gayret göstererek bu etabı da bitirerek çok kırıcı ilk 3 günü devirmiştik. O anlar tuzlu limonları yiyerek bu heyecanı ve zaferimizin tadına varmakla geçti. Ancak bir sorun vardı ayaklar gitmiyordu… Akşam ayaklarımın acaip sızlamalarına sahne oldu. Öyle sızlama ki tüm sinirlerimi tetikleyen bir sızlama. Ayağımdaki su toplayan yerleri patlattırdıktan sonra daha da fazla acı.

 4. GÜN

Bugün 11 km’lk nispeten kolay bir parkur var. Bu etabı Gürhan ile birlikte acele etmeden dinlene dinlene 4 satte bitiriyoruz. Maksat kendimizi uzun güne saklamak ve ilk kez katıldığım ultra maratonu salimen bitirebilmek. Akşam iyi gelir diye ayağımı soktuğum deniz kumları, patlatılmış derinin deliklerinden içerilere sızınca al sana “patlamaya hazır bomba” gibi bir ayak. Ancak yapacak birşey yok acıdan zevk alma sanatına artık iyice hazırım.

 

UZUN GÜN

Bugün uzun gün,  bir önceki  günde nispeten uzun bir süre dinlenmiş olduk ve bugün öğlen 12.30 da koşuya başlayacağız, sabah erkenden kalktım. Hazırlıklarımı yaptım, sıra matımı toplamaya geldi. Acaba bitirebilecek miyim? Bu arada sırada aklıma geliyor ve tabii her zaman herşeye hazır olmak gerektiğini düşünerek bitirebileceğim  hissi daha ağır basıyor. Bunları düşünürken ayağımda acaip bir ağrı ile çadırın içinde avaz avaz bağırmaya başladım. Ayağıma birşey batmıştı. Can havliyle zavallı ayağıma bakınca yerde duran bir arının üstüne bastığımı ve 2. kez bu defa tam da zaten şişmiş olan sol ayak  parmağımı soktuğunu gördüm. Alim sağolsun hemen arının iğnesini çıkarttı ve ayağımı tam 4 kez sıkarak zehri çıkarmaya çalıştı. Yani arıdan sonra da sevgili Alim neredeyse 4 kez sokmuş kadar oldu. İşte şimdi parçalanmış, su toplamış, su toplayan deriler patlatılmış ve buralara da kum dolmuş zavallı ve değerli ayağımı bir de üstüne üstlük arı sokmuştu. Ayağım kısa sürede davul gibi oldu. Alerjiye karşı bir iğne yaptırdım. Sokmanın ilk acısı geçtikten sonra, biraz olsun rahatladım. Bu arada yarış saati geldi. Ayağımı ayakkabı denen ufacık bir kaba sığdırmaya çalışırken canım yanıyordu. Başlangıç noktasında hiçbir şey hissetmediğimi farkettim. Koşuya başladım ayaklarım gidiyordu hayret. Fakat bir gariplik vardı ayaklarımı hissetmiyordum. Sanki efsunlu bir adrenalin ile ayaklarım yere basmıyor uçuyordum. Bu arının zerkettiği adrenalin miydi yoksa ultra heyacanı mı bilemiyorum ama öyle garip bir his içindeydim ki ağlamak istiyordum.

Organizasyon bu etapta grubun başlangıç saatini 3’e ayırarak hızlara göre dağılım yaptı. Biz yavaş grup 12:30’da başlayacaktık. Orta hızlı grup 15:00’te ve en hızlılar da saat 06:00’da başlayacak ancak isteyen istediği   başlangıç grubuna geçmekte serbest olacaktı. Ben 12:30 grubunda başladım, bu yola erken çıkmak açısından bir avantajdı ama öğlen sıcağında dehidre olmak riskini de taşıyordu.

Saat 12:30’da etap başladı, dağın ortasında bu şekilde kilometrelerce ilerlerken yüksekliğin de etkisiyle,  harika bir dağ havası serin serin iliklerime kadar işliyor ve bana muhteşem bir güç veriyordu. Esen serin rüzgar 12:30 güneşinde yola çıkmanın dezavantajını yok etmiş oldu. Bir ara yanımdan ciple geçen Taner Damcı nasılsın ?diye sordu. “Ayaklar” dedim “ayaklarımla sabah vedalaştım”. Cipten kahkahalar yükseldi. Evet ayaklarımı unutmak zorundaydım, başka türlü bu işi bitirmem mümkün değildi ve bu acılar nasıl olsa geçiciydi.

Yürüdüm yürüdüm yürüdüm…  Akrepli yollardan geçerek tam 30 km dağda yürüdükten sonra Finike’ye vardık. Finike’den sonra bizi bekleyen 25 km’lik kumsalda sol ayak tırnaklarımın düşüp ayaklarımın içinde dolaşmaya başladığını ve bir yerlerime battığını hissediyordum ama ayakkabımı çıkarıp bakmaya cesaret edemedim. Tüm gece boyunca kumsalda ilerlerken yine eşsiz ve harika bir dolunay bize eşlik etmekteydi, dolunayın oluşturduğu renk cümbüşü saat 02’den sonra iyice belirginleşti ve sabah olmaya başladı. Denize baktığım nadir anlarda gördüğüm o engin sonsuzluk duygusu gecenin içine karışıyor ve kumsaldaki orta boy taşlardan kendimce oluşturduğum izde ayaklarımın topuklarını döve döve ilerliyordum. Uzaktan gelen köpek sesleri yaklaşık 1 km ilerde Gürhan’ın belli belirsiz kafa lambası ışığı ile dansediyordu. Bu kumsalda yürürken neler düşündüm hatırlamıyorum aklımda kalan bir ara iphone’umu açıp müzik dinlemek istediğimde akıllı telefonumu sesinin bozulduğu… Bu sayede gecenin doğal mistik güzelliği müzik sesiyle de bozulmamış oldu. Kumsal bittiğinde gönüllülerden bir arkadaş bize 3 km kaldığını söyledi artık asflata çıkmıştık ama burada başta koyduğumuz 02:30’da Karaöz’de olma hedefini tuttturamamış olduk saat 03:30 olmuştu bile az da olsa dinlenebilecek biraz uyuyabilecek miydik ? Organizasyon akşam brifinginde, sabah saat 05:30’dan önce Karaöz’e gelenlerin sürelerinin 05:30’a kadar durduralacağını ve çıkışın bu saatten önce gelenlerle birlikte 05:30’da verileceğini açıklamıştı. Yollarda bir yerlerde bize dinlenmenin 05:30’a kadar mümkün olacağı, daha sonra kampta dinlenilemeyeceği bilgisi verilmişti. Zaman daraldıkça sıcak su alıp alamayacağımız yemek ve diğer ihtiyaçlarımızı giderip gideremeyeceğimiz ve uyuyup uyuyamayacağımıza odaklanmak bizi yormaya başlamıştı. Yol hızlanmamıza rağmen bitmiyordu, 5 k bitmişti, 7 k olmuştu hala kamp görünmüyordu, bu durum bizi iyice yıprattı. Karşımıza çıkan her ışığı kamp yeri zannediyorduk ama biz gittikçe yol uzuyordu bu durum gerçekten berbattı. Böyle giderse sıcak suyu bile bulamayacaktık. Sonunda organizasyonu aradık ancak, kampa da yaklaştığımızı anladığımız Karaöz’e geldiğimizde 3 km denilen mesafe 8 km’yi geçmişti. Arkadaşlar da tabii o yorgunluk ve uykusuzlukla şaşırmışlardı ancak bunca yolu acılar içinde yürümüş insanlar için bu şaşırmanın etkisi bir hayli fazlaydı. Saat 04:30’da 66 km’lik yolu bitirmiş olarak Karaöz kamp alanına girdik. Burada sıcak suyumuzu alarak çorbamızı içip ve yemeğimizi yedikten sonra uyumadan devam etmeye karar verdik. Saat 07:30 gibi yola koyulduk. Önümüzde Gelidonya Feneri’nden geçen antik Likya patika yolu ve 20 km’lik bir etap daha vardı. Uykusuz ve katlanarak artan ayak acısı ve vücut yorgunluğu ile dinlenmeden uyumadan devam edebilecek miydim?  Bilmiyorum.  O sırada Gürhan hızlanarak ilerledi ve gözden kayboldu ben zaten ayaklarımı unutmak istesem de unutamamıştım ve de daha da fazla hatırlamaya başlamıştım. Su noktasında kendime yeterince su alıp yolda ayakkabımın içine bakmaya karar verdim. Tırnak dolaşmıyordu ama ayaklarımı çıkarıp hava aldırmadan yürüyememeye başladım. 5 dakikada bir ayağımı çıkarıp dinlendirmeye başladım. O sırada aklıma ayakkabımın tabanını çıkarmak geldi ve bunu yapınca biraz olsun sol ayak parmaklarım rahatladı, ayakkabı tabansız yürümek de dengesizliğe yol açıyor aralarda düşüyordum. 2 kere düştüm.

Yolda ilerlerken sevgili babamın bana gökyüzünden gülümsediğini gördüm. O an bütün acılarımın yok olduğunu hissettim. Kafamı kaldırdığımda muhteşem Adrasan manzarası içinde oksijeni bol bir ormanda mükemmel bir ortamda bulunduğumu hatırladım, aynı anda en berbat durumda ama mükemmel bir moralde olabileceğini, sevinç gözyaşı denen şeyin ne olduğunu anladığım yer oldu Adrasan.

Likya yolunu kullanan turistler 7 km kaldığını müjdelediler… Biraz ilerlediğimde Gürhan’ın orada dinlenmekte olduğunu gördüm. Ondan sonra tekrar birlikte 7 km’yi katederek, uzuuun upuzun tam 86 k’lık  uzun etabı başladığımızdan 27 saat sonra saat 15:30’da bitirdik.

Artık Ultrayı bir aksilik olmazsa bitirmiş sayılabilirdik ne de olsa son bir etap kalmıştı ve buraya kadar ayakta kalmıştık. Geldiğimizde Fadai’nin Karaöz’den sonra ayakları nedeniyle devam edemeyip çekildiğini öğrendik. Bu noktaya kadar 31 kişi başladığımız maratonda 24 kişi kalmıştık.

Akşam hemen sağlık görevlilerine koşarak son etap için ayağımı göstermeye gittim doğal olarak. Memorial ekibinden Özden hemşire, ayaklarımın içindeki kumu temizleyip pansuman yaparak pamuk gibi yaptı. Bir de kas gevşetici içip yatıp uyudum.

6. GÜN

35.7  k’lık son etap, Çıralı Phaselis Antik kenti etabıydı. Son etapta koşabilecek miydim? Evet ayaklarım biraz olsun dinlenmişti. Bir şekilde ayaklarımı kaplarına soktum ve yarış başladı. Ayaklarımın patlamayan yerlerine basarak gidiyordum. Bu etap nispeten daha düz bir patikada idi ve koşabiliyordum. Tüm yokuşlarda ve koşulabilecek her yerde koştum ve 35 km’yi  kendimden beklenenin çok üzerinde bir performansla koşarak, Phaselis’e 4 saat 20 dakikalık bir zamanda girdim. Herkesi şaşırttım. Büyük tebrikler aldım. Ve işte ilk ultra maratonumu iyi bir taktikle, kendimi dinlendirmesini ve gereken yerlerde koşmasını bilerek bitirmiştim. O anki duygularımı tarif etmek çok zor… İlaç gibi gelen 2 sandviç üstüne buzzz gibi soğuk bir Sprite ve ayaklarımı buzlu suya sokma….

Hayat güzeldi…

Bir süre tadını çıkarttıktan sonra otelimize transfer olduk. Ayaklarım bana ait değillerdi. Sızlıyor, ağlıyor ve inliyorlardı. Gürhan’ın desteğiyle sağolsun, bana açık bir terlik aldıktan sonra duş alıp, yemek yiyip kendime biraz geldim.

Harika bir ödül töreni ve eğlencenin ardından ertesi gün İstanbul’a doğru yola koyuldum…

http://www.ntvspor.net/haber/diger-sporlar/73180/likyada-zafer-faruk-karin

http://www.sportzhub.com/site/index.php?option=com_content&task=view&id=15397&Itemid=1

http://www.haberler.com/baka-destegiyle-likya-yolu-ultra-maraton-3987676-haberi/

http://kimvankets.com/lycian-way-ultra-250km-self-sufficiency-race/

ÇOCUKLAR YAŞASIN DİYE-Likya Yolu Ultra Maratonu Dönüşü

KURUMSAL

11 DİGİTAL

BİREYSEL

GÖKBEN UTKUN

UMUT EKŞİ

TUBA SELÇUK

GÜNGÖR ÇAYGÖZ

EMEL ÜNEL KILIÇ

SERPİL DİNÇER

ESRA ESMA KARAOSMANOĞLU

SEDA AKALIN

AHMET KAYIKÇI

AYBEN SOLAK

EREM ÖRS

CELAL SÜMER

AYLİN SAVACI ARMADOR

ŞİRİN YILDIZAY

NEVİN KALAYCIOĞLU

DEMET ÇINAR

HÜSEYİN FERHAT

HAKAN KAPLAN

NAİM ÇALIŞKAN

FARUK ÜSTÜN

FULDEN KILINÇ

BURHAN BURAK GENÇKAN

BURAL ETHEM

ESMA TÜTEM

SERDAR DASAR

FEDAİ KURTUL

BAHAR YILMAZ

ERTAN ALTUNPIÇAK

SERDA SARAÇOĞLU

ABDURRAHMAN ŞAKİR

EMEL ÜNEL KILIÇ

NURBEN FUNDA ŞANLI

İLHAMİ AKTAŞ

MUSTAFA TANSU GÜLSOY

ÖZER YURTBİLİR

TUNÇ EMRE KARABULUT

COŞKUN KARAOĞLU

ERKUT DURANOĞLU

ÜMİT PALA/ÜMİT BÜFE

COŞKUN KARAOĞLU

Bu sene ilk defa katıldığım ve babamın anısına koştuğum 7 gün süren zorlu Likya Yolu Ultra Maratonu’nu tamamlamayı başardım.


Koşu dizisinin 5 günü boyunca AA tişörtümle koştum ve uzun etabımızı da sevgili Kemal Merkit’ abimizin adı yazılı AA tişörtümle koşmanın gururunu yaşadım.

Binlerce yıllık tarihi ve eşsiz Likya’nın muhteşem manzarasını da doya doya duyumsadığım bu ultra macera bana çok değerli deneyimler ve dostluklar kazandırdı.

Bildiğiniz gibi öncelikli hedefimin bitirebilmek olduğu bu koşu dizisinde adımlarımı, maalesef çağımızda giderek yaygınlaşmakta olan kanser hastalığına yakalanan çocuklara destek olmak ve sigaranın zararlarına dikkat çekmek amacıyla KAÇUV için attım.
KAÇUV’un amacı kanserli çocuklara umut olmak ve bu umudu taşımak için bizlerin desteğine ihtiyaç duyuyor. Ricam, erken teşhis edilebildiğinde çare bulunan bu hastalığa karşı ÇOCUKLAR YAŞASIN DİYE desteklerinizi esirgememeniz.Az çok demeden destek vermek üzere yapacağınız bağışlarınız için
Haluk Akalın-Kendi Adınız ve soyadınız-KAÇUV açıklamasıyla yatırabilirsiniz.Alıcı Adı: KANSERLİ ÇOCUKLARA UMUT VAKFI (Bu alanda kısaltma kullanmayınız)
Finansbank – Kadıköy Rıhtım Şubesi
Hesap No: 31029845
IBAN: TR05 0011 1000 0000 0031 0298 45Sevgilerimle,Haluk AKALIN

Şu ana kadar destek veren tüm  KAHRAMANLARA  TEŞEKKÜRLERİMLE;

KAÇUV’a Destek Veren Bağışçılar

22-30 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan LİKYAYOLU ULTRA MARATONU’NDA

KAÇUV-Kanserli Çocuklara Umut Vakfı’na destek için koşacağım.

Görsel Görsel Görsel Görsel

Sizler de

KAÇUV’a yapacağınızı bağışlarınızla bir çocuğun tedavisinin yarıda kalmasını önleyebilir, sırada bekleyen bir çocuğun daha tedavisinin başlamasını sağlayabilirsiniz.

Az çok demeden destek vermek üzere yapacağınız bağışlarınız için

Haluk Akalın-Kendi Adınız ve soyadınız-KAÇUV açıklamasıyla yatırabilirsiniz.

Alıcı Adı: KANSERLİ ÇOCUKLARA UMUT VAKFI (Bu alanda kısaltma kullanmayınız)

Finansbank – Kadıköy Rıhtım Şubesi

Hesap No: 31029845
IBAN: TR05 0011 1000 0000 0031 0298 45

ŞİMDİYE KADAR DESTEK VERENLERE TEŞEKKÜRLERİMLE

KURUMSAL

11 DİGİTAL

BİREYSEL

GÖKBEN UTKUN, UMUT EKŞİ, TUBA SELÇUK, GÜNGÖR ÇAYGÖZ, EMEL ÜNEL KILIÇ, SERPİL DİNÇER, ESRA ESMA KARAOSMANOĞLU, SEDA AKALIN, AHMET KAYIKÇI, AYBEN SOLAK, EREM ÖRS, CELAL SÜMER, AYLİN SAVACI ARMADOR, ŞİRİN YILDIZAY, NEVİN KALAYCIOĞLU, DEMET ÇINAR, HÜSEYİN FERHAT, HAKAN KAPLAN, NAİM ÇALIŞKAN, FARUK ÜSTÜN, FULDEN KILINÇ, BURHAN BURAK GENÇKAN, BURAL ETHEM, ESMA TÜTEM, SERDAR DASAR, FEDAİ KURTUL, BAHAR YILMAZ, ERTAN ALTUNPIÇAK, SERDA SARAÇOĞLU, ABDURRAHMAN ŞAKİR, EMEL ÜNEL KILIÇ, NURBEN FUNDA ŞANLI, İLHAMİ AKTAŞ, MUSTAFA TANSU GÜLSOY, ÖZER YURTBİLİR, TUNÇ EMRE KARABULUT, COŞKUN KARAOĞLU, ERKUT DURANOĞLU, ÜMİT PALA/ÜMİT BÜFE, COŞKUN KARAOĞLU, ŞİRİN YILDIZAY, NEVİN KALAYCIOĞLU, DEMET ÇINAR, HÜSEYİN FERHAT, HAKAN KAPLAN, ÖZLEM ÇELEBİ, NURSEN FUNDA ŞANLI, FERİDE EROĞLU

20120923-125643.jpg

Likya Yolu Ultra Maratonu

Binlerce yillik tarihi Likya yolu’nda gerçekleştirilmekte olan ve bu sene 3.su düzenlenen 250 km’lik ultra maratona katılmak üzere Lykia World oteline geldim.
Kayıt ve otele yerleşme faslı bitince, LYUM, basin toplantisinda uzun etabın 100 k civarinda olacagını öğrendikten sonra dinlenmeyi dusunuyordum ki Alper ile Elena’nın koşarak ölüdenize gidip yüzüp koşarak da dönme daveti üzerine kendimi şortla asfaltta koşarken buldum. Döndükten sonrası otelde tüm katılımcılarla birlikte güzel bir akşam yemegi ve diğer katılımcılar ile tanışma ile geçti.
Bu sabah otelden ayrılarak ultra maceranın başlayacağı kamp alanina gideceğiz, öğleden sonra yapılacak olan deneme koşusu, heyecanlı bekleyiş öncesinde stresimizi biraz olsun atmamızı sağlayacak gibi görünüyor.
Sanırım böylesi bir ultra maratonda en zor olan çantama ne kadar yiyecek alacağımı belirlemek, henüz vücudumun onca kilometreyi sırtımda 10 kiloluk çanta taşıdıktan sonra ne kadar yiyeceğe ihtiyaç duyacağını bilmiyorum ama yine de bu işin bir parçası da zaten kendine yeterli olabilmeyi başarmak ve bu da kendini, vucudunu iyi tanimayi, içsel yolculuğa dönüşen bu zorlu macerada aldığın kararlara ve kendi kendine verdiğin taahhütlerine uyma iradesini göstermek demek. İşte bu nedenle yanımda getirdiğim yiyecekleri azaltarak çantamı 2 kg kadar hafifletmeyi basardım.
Yarın ultra maceranın ilk etabı başlayacak, organizator ve LYUM direktörümüz sayın Taner Damcı, bu sene yarışın ilk yıllardan daha zor olacağını etapları zorlaştırdıklarını söyledi.
Bakalim etaplar ilerledikçe neler olacak.

20120923-211623.jpg

20120923-211710.jpg

Ağrı Dağı

2012 yılı ortasında uzun zamandır hayalini kurduğum bir faaliyet için kolları sıvadım. Dağ Keçileri grubu ile birlikte başladığımız macerada ilk durağımız olan Van havaalanında bizi rehberimiz Cuma karşıladı.

5165 metrelik zirveye aklimatizasyon kazanmak için önce Nemrut’a tırmandık. Nemrut’a giderken yolda eski bir Ermeni kilisesi olan meşhur Akdamar Kilisesini ziyaret ettik, kiliseye bizi taşıyan teknelerin kalkış noktasında konumlanmış olan bir lokantada sadece Van Gölü’ne has olan İnci Kefali’nin de tadına bakmak imkanı bulduk bu sayede. Akdamar Kilisesi son zamanlarda restore edilmiş ve içinde sanırım aslına sadık kalınarak düzenlemeler yapılmış, kilisenin dışında Ermeni figürlerinin bulunduğu çeşitli gravür ve freskler yer alıyor, sanat tarihini bilenlerin mutlaka görmesi gereken bir eser. Giderken müze kartınız yanınıza almayı unutmayın. Tekne yolculuğu boyunca masmavi renkleri ile gölün sodalı suyu üzerinde tekneye eşlik eden yüzlerce pervanenin oluşturduğu görsel şölen sizi alıp masalsı bir zamana götürüyor. Sanki birazdan gölden sihirli bir peri çıkacak ve size gerçekleşmesini istediğiniz dilekleriniz soracak gibi hissediyorsunuz…Muhteşem.
Akdamar’dan sonra Nemrut’a kadar otobüsümüzle ilerliyoruz vardığımızda akşam olmak üzere, çadırlar göl kenarında kurulmaya başlanıyor kurulmasına ama ben çadırımın çubuklarını bulamıyorum. Allah Allah nereye koydum çubukları, çantanın içinden hiç çıkarmam ki.. Çadırsız kalma ihtimalinde en kötü olasılıkla otobüsün içine kıvrılıp yatabileceğimizi düşünüyoruz. O arada sevgili İsmail’in 3 kişilik bir çadır ile serüvene katıldığını öğreniyoruz ve içimizi bir anda rahatlık kaplıyor. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır. Faaliyetin ilk akşamı zor oldu. Cumhur ateşlendi ve antibiyotik almaya başladı, ben de bir şekilde virüsü kaptım ve soğuk algınlığı cinsinden bir yorgunluk hissi bedenimi yavaşça sarmaya başladı.
Kampımızda bir büyük restaurant çadırımız ve bir de mutfak çadırımız vardı. Rehberimiz Cuma ve Lenka ile birlikte bize akşam yemeklerini hazırladılar. Açık havada önüme gelen yemekleri silip süpürdüğümü hatırlıyorum. Akşam yol yorgunluğu nedeniyle herkes erkenden çadırlarına çekildi. Gecenin bir yarısı kamp içinden bir ses ile irkildim. AYIIII ayıııı diye bağırıyorlardı. Çadırda bunun bir şaka olabileceğini düşünüp sesimizi çıkarmadan izlemeye devam ettikten sonra biizm çadırımızın önünden patır patır ağırca bir hayvanın koşma sesi gelince gece cereyan etmekte olan olayın bir şaka kurgusu olmadığını anlamış olduk. Evet kampımızda davetsiz bir misafirimiz vardı. Bu misafir, çadırımızın önünden gelen adım seslerine bakılırsa, kesinlikle hızlı ama bir o kadar da ağır bir hayvan olmalıydı. Acaba domuz muydu? O gece karşısında hayvanla burun buruna geldiğini gören sevgili Lütfi korkusundan otobüste yattı. Çadırına giremedi. Lütfi hayvanın bir Ayı Ayı oğlu Ayı olduğunu söylüyordu. Neyse sabah olduğunda kimsede bir şey yoktu, ancak mutfak çadırı talan edilmiş ve içindeki 1 kazan dolusu yoğurt yenmiş durumdaydı bundan sonra artık tüm gündemimizi sevgili misafirimiz ile ilgili espriler oluşturmaya başladı. Öyle ki bu davetsiz misafirimize bir isim bile bulduk HOMURABİ…
Ertesi sabah Nemrut çıkış hazırlıklarına başlayarak, erkenden yola koyuluyoruz. 3.200 metre yükseklikteki zirveye ulaşmak zor olmuyor, yolda ismini bilmediğim yöreye özgü cüce ağaçların bulunduğu küçük bir ağaçlık alandan geçerek çıkılıyor daha sonra da patikadan tırmanıyoruz. Zirveye geldiğimizde en sevdiğim şeylerden biri olan bir süre ayaklarımı uzatıp dinlenme ve manzarayı seyretme işine koyuluyorum. Kampımıza geri dönünce sodalı suda yüzmek tüm çıkış yorgunluğunu alıp gidiyor yerini hafif bir serinlik hissine bırakıyor. Akşam ayımızı tekrar gördük, gece çöp poşetlerini yoklamaya gelen yaratığı uzaktan sırtlana benzettik bu kez kendi gözlerimizle gördüğümüz davetsiz misafirimizin AYI olduğunu ona biraz daha yaklaşınca anladık hayvancağız önce bize doğru bir hamle yapar gibi adım attı ama biz arkamıza bakmadan kaçarken o da diğer tarafa kaçıyordu. Hem son derece akıllı hem de çok güçlü olan bu hayvan bir ayıya göre ufak yapılıydı. Sanırım o tam bir Anadolu Bozayısı idi. Uzaktan şekilsiz çıkmasına rağmen Ali fotoğrafını çekmeyi başardı.
Sabah Süphan dağına çıkmak üzere yola koyulduk, ancak daha henüz aracımızla toprak yolda tırmanmaya başladığımız sırada bir de baktık ki dağ çamur olmuş derelerden akıyor. Bu olağanüstü ama 3-4 senede bir yaşanan bir tür toprak erozyonu nedeniyle aracımızın daha fazla yuları çıkamayacağı belli oldu. Bizler de dereden akan çamur fotoğraflarıyla bir süre oyalandıktan sonra mecburen Süphan trmanışını programımızdan çıkarmak zorunda kaldık.
Sonunda Doğu Beyazıt’a ulaştık sıra Ağrı’ya tırmanmaya gelmişti ama aklimitizasyonumuzu Süphan’da yapamadığımız için Ağrı’da yapmalıydık. Ağrı’nın eteklerine araçlarla ulaştık ve çantalarımızı katırlara yükleyerek 3.200 metreye kadar yükselerek ana kampımıza konuşlandık. Nemrut tırmanışını biraz hafife aldığım için olsa gerek botun içine kalın çorap giymeyince ayağımın arkasında küçük bir delik oluştu. Ve bu ayakla Ağrı’ya tırmanmak zorunda kaldım her adımda acı çekerek. Neyse ki Murat arkadaşım getirdiği pansuman malzemeleri ile ayağıma gayet güzel bir pansuman yaptı da acılarım bir nebze olsun hafifledi.
Aklimitizasyon için 3.800 metreye çıkıp indikten sonra ertesi gün 4.200 metreye tırmanarak 2. kampımızı attık. Gece artık zirve için bizi bekliyordu. Harikulade bir gökyüzü altında saat 02:00’de uyanarak çıkışa başladık özellikle 4.500 metrede bir miktar zorlanır gibi olduğumu hissetsem de yükselme herhangi bir sorun yaratmadı ve sağlıklı bir çıkış yapabildim. 4.500 metre üzerinde sis ve şiddetli rüzgar nedeniyle ufak bir kış ortamı yaşadık ancak tabii bu Ağrı’nın Kış’ı ile kıyaslanmayacak sadece şehir ortamındaki kışı hatırlatan bir hava durumuydu. Sonunda zirveye ulaştık, ve doyasıya tadını çıkarttık ancak sis nedeniyle Türkiye’nin çatısında manzarayı seyredemedik. İnişimizde kramponlarımız kullandık ve sorunsuz 4.200 metre kampımıza oradan 3.200 kampımıza geri döndük.
O gün iyi ki dağda kalmamışız, akşam babamın hastalığının aniden ağırlaştığını öğrenince dönüşümü 1 gün geriye çekerek hemen İstanbul’a döndüm ve o akşam babamı görüp kendisiyle konuşma fırsatı yakaladım.
Ağrı Dağı faaliyeti senelerdir gerçekleştirmeyi istediğim ancak babamın hastalanmasına denk gelen ve kendisine adadığım bir faaliyet oldu benim için. Maalesef ben döndükten 1 gün sonra yoğun bakıma alınan babamı 40 gün sonra 13 Eylül’de kaybettik. Nurlar içinde uyu babacım.

3. Ulusal Yalova Triatlonu

GörselYalova triatlonu bundan 2 sene önce koşulmaya başlandı ve ben ilk yarışa feribot ile rahatça katılabiliniyor olması nedeniyle ve deneme amaçlı olarak katılmaya karar verdim. O zaman hayatımın en zevkli ama bir o kadar da cesur kararını verdiğimi düşünmemiştim. Koşudan sonra triatlon yarışlarına katılma fikri çok hoşuma gitmişti, bugüne kadar değişik sporlara bulaşmış bir kişi için triatlon tam bana göre bir spordu. İlk önce  lisans çıkarmak gerekiyordu, bu iş Adım Adım mail grubuna Babaeskispor ile tiratlonda yarışmak ister misiniz? şeklinde gönderilen bir mail üzerine aşılmış oldu. Sonrasında yüzme ve bisiklet antrenmanları yapmak gerekiyordu ama zaman darlığı nedeniyle bu yarış, benim için bir ilk olmanın yanında deneme ve antrenman yarışı da olacaktı. Nitekim öyle de oldu, son derece dalgalı ve kötü bir denizde 750 metreyi 30 dakikada bitirdim. Yüzme antrenmanlarıma başlamalıydım artık …

Bisiklet etabı  tam bir felaketti, yarış alanına geldiğimde  dağ bisikleti ile katılan birkaç kişiden biri olduğumu farkettim, doğrusu bunu bekliyordum ama yine de daha çok dağ bisikleti olamazmıydı yani. Neyse napalım gelmiştim ve sonuna kadar da yarışacaktım artık, ne de olsa sporcu asla pes etmez, ne olursa olsun önemli bir kaza olmadıkça terketmezdi, bu yarışa devam edecektim. Bisiklet etabına çabuk geçtim elimden geleni de yaptım ama ufacık bayan sporcular yanımdan vızır vızır geçtikçe moralim de bozulmaya ve daha önce pekala işime yarayan sevgili dağ bisikletimi işe yaramaz bir ağır vasıta olarak görmeye başladım.Ne kadar da hantaldı yarabbim. Ne vardı sanki daha hafif bişeyden yapsalardı şu mereti. Bi de o kadar çevirmeme rağmen az gidiyordu sanki viteslerinde bi bozukluk olmalıydı…  Sıcak, çok etkilemiyordu ama bu mtb’nin daha hızlı gitmesi için bir yol olsa iyi olacaktı… En sonunda turlarımı bitirdim. Neyseki bisiklet parkuru olduça düzdü, ancak buna rağmen çok fazla güç harcamıştım, bir TIR’la Formula 1 yarış pistinde Ferrari’leirn arasında ilk yarışınıza katılmak. Bu duyguyu anlatamam berbat bir his.  Pes etmeyen sporcu ruhum sayesinde son etaba yani koşu etabına geçtiğimde ise arayı biraz olsun belki kapatabilirim düşüncesinin ilk dakikalardan itibaren çok yanlış bir düşünce olduğunu anladım. Onca yorgunluktan sonra, ancak koşabiliyordum ama hızlanmam imkansızdı, artık “pace” ne çıkarsa onla idare etmek ve var gücümle yarışı bitirmek için uğraşmak zorundaydım. 5 k’lık parkurun tek iyi tarafı koşarken su içebiliyor olmaktı. Sonunda hayatımın en tuhaf koşu yarışını da tamamlayarak ilk triatlonumu bitirdim. Toplam 2 saat 15 dakika sürdü.

Bu tecrübeden sonra asla dağ bisikleti ile böyle bir yarışa katılmamaya karar verdim. Geçen seneki tüm triatlon yarışlarını pas geçtim ama arada yarı maraton ve maratonlara katıldım ve yazın biraz da olsa hafta sonları en azından 400-500 metre havuzda durmaksızın yüzerek antrenman yaptım. Vee asıl önemlisi sevgili yarış bisikletim Corratec’imi, Berlin maratonuna gittiğimde satın alarak 2012 yılı için önemli bir aşamayı daha geçmiş oldum. Kışın maalesef bisiklet antrenmanı yapmaya vakit bulamadım, diğer hazırlıklarımı yaptım ve 15 Nisan’daki Paris maratonuna hazırlandım. Sonrasında sevgili Duygun’un Riva’da organize ettiği 600 m. yüzme, 20 k bisiklet ve 10 k yarıştan oluşan bir deneme ile sezonu açtıktan sonraki tarihe denk gelen  3. Yalova Triatlonu’na 2. Kez katıldım. Bu sefer daha önceki gibi bir gün önce gidip otelde kalmak yerine pazar sabahı Pendik’ten feribotla geçtim, bisikleti feribota atıp oradan da yarış alanına bisikletle gitmek de oldukça keyifliydi. Riva’da birlikte deneme yaptığımız arkadaşlarım Duygun,Sedef, Axaman ve yolda tanıştığım Tunç Yerli ile bol sohbetli harika bir yolculuktan sonra yarış alanına vardım. Herşey aynıydı. Hazırlıklarımı yaptım. Koluma ve bacaklarıma numaramı yazdılar, demek dövme yaptırsam böyle bişey olacak. Fena olmadı hani. Zaman su gibi aktı ve bizim saatimiz geldi. 11:00’de deniz kenarında yapılan yoklamadan sonra start verildi. Hızlı başladım, 300 metre sonra denizden dallar ve yosunlar üstüme üstüme gelmeye başladılar, o anlarda biraz yavaşladım. Fakat yüzmeye istikrarlı kulaçlarla devam ettim ve önceki yarışıma göre çok fazla zorlanmadım bu kez.. Çıkınca Corratec’ime atladım ve evet hızlıydım epeyce ama yeterince mi hayır. Olsun bastım gaza ve elimden gelenin en iyisi ile sürdüm bisikletimi. Virajlarda yavaşlamam bisiklet tecrübemin olmayışındandı ama yine de çok keyifliydi. Koşu etabında son çeyrekte hızlandım bünyenin hızlanmamak için epey direnmesine rağmen yolda bir elma bile yedim. İşte sonunda koşu da bitmiş 3 dalda yarışmış ve 2. Tiratlonumu bitirmiştim. Tunç, Sedef ve Axaman’da benim gibi hemen geri dönmesi gerekenlerden olduğundan hep birlikte yine gırgır şamata ve muhabbetli, keyifli feribot yolculuğumuzdan sonra Pendik’e döndüm. Koca bir yarışa katılmış ve yine de yarım günüm bana kalmıştı.

Sonuçlar akşam açıklandı,      yüzme  20 dakika, bisiklet 46 dakika ve koşu 28 dakika TOPLAM: 1 saat 35 dakika

Bir önceki yarışta ise derecem yüzme 30 dakika, bisiklet 1 saat 15 dakika ve koşu 29 dakika olmuştu. TOLAM : 2 saat 15 dakika

Yeni bir deneyim kazandığım, asıl önemli olanın katılma cesareti göstermek ve tabii bitirmek olduğuna inandığım 3. Yalova Triatlon yarışında, 2 sene öncesinden 40 dakika daha iyi bir derece elde etmiş mutlu bir tiratlet olarak, antrenmanlara devam etmek üzere evime döndüm.          

Paris Maratonu’na Katılmak İsteyenlere

 

 BAŞLANGIÇ H+10 mn

 0-5 km :

Başlangıç:Champs-Elysées’den ve

ilk 2 k  iniş  içeriden koşulmalı

Concorde Meydanı

Tuileries Bahçesi

4.k’da   Rivoli Caddesi’nde – yol düzleşiyor

BASTILLE-VINCENNES ORMANI

FAUBOURG SAİNT ANTOİNE sokağı girişinde tıkanıklık ihtimali var-sokaklarda ve Okumaya devam et “Paris Maratonu’na Katılmak İsteyenlere”

2 Maraton Karşılaştırması:Paris 2012 / Berlin 2011

Katılma imkanı bulduğum dünyadaki ilk 5 büyük maraton arasında sayılan Paris ve Berlin Maratonlarına katılmak isteyebilecek maratonculara bir miktar ışık tutabilmek amacıyla bu 2 maratonu kendi deneyimlerime dayanarak koşucu gözüyle karşılaştırdım. İşte değerlendirmemin sonuçları…

Şehirlerin Ulaşım İmkanları: Her 2 şehirde de ulaşım problemi yok, metro istasyonları çok yaygın…..Berlin=Paris

Parkur:

Paris daha eğlenceli ve daha heyecanlı ancak parkur ve zemin daha zor. Keskin virajlar/dönüşler, geniş yollardan,ormanlık alanlardan dar alanlara geçişler yer alıyor, yolun Okumaya devam et “2 Maraton Karşılaştırması:Paris 2012 / Berlin 2011”

Marathon de Paris

Paris, Champs-Elysee, Louvre Müzesi, Eifel Tower ve Seine nehrinden geçen bir parkurda maraton koşmak… İşte, 2011 yılında Berlin’de koştuğum ilk maratonumun ardından yine böylesi  bir heyecan ile Fransa’dan vizemi alarak yollara düştüm.

13 Nisan’da Paris maraton fuarındaydım ve bu sene geçen sene yapamadığım şeyi yaparak bu kez fuarı adamakıllı gezdim ve her türlü bilgiyi edindim, fuarı gezdikçe işin ne kadar büyük bir tüketim çılgınlığına dönüşmekte olduğu duygusunu edindiysem de yine de bu benim kendime bir ultra trail için hydration pack almamı engelleyemedi. Bir çanta dolusu da power jel tabii ki.

Adım Adım grubundan Yüksel’in de benim kaldığım otele gelmesinden sonra yarış öncesi Paris cadelerinde dolaşıp güzel yemekler ve çay sohbetleri yaptık. Son makarna içeren akşam öğününden sonra 15 Nisan günü 3:48.24 altına inmek ve 3:40 gibi bir hedef ile koşuya başladım.

12031569

Okumaya devam et “Marathon de Paris”

Runtalya Yine Yeniden

Bu sene Antalya’da yine yarı maraton koştum. Bu üçüncü katılışım. İlk sene 2:12.24 lük bir derece yapmıştım.  2. katılımımda, Adım Adım grubumdan arkadaşım, aynı zamanda Hürriyet gazetesi yazarı Yonca Tokbaş’a destek vererek onun yarı maratonu bitirmesi için işmaraton takımı ile birlikte koşmuştuk. Bu sene ise baştan Antalya’da maraton koşmayı planlamıştım ancak,  Adım Adım  sponsorumuz ASİCS’ten Paris Maratonuna kayıt hakkı çekilişte bana da çıkınca 1 ay içinde üst üste 2 maraton koşmamak için Antalya’da yarı maraton koşmaya karar verdim ve antrenman amaçlı koştum. Okumaya devam et “Runtalya Yine Yeniden”

Yüreklerimiz Runtalya’da

Her Adımda Bin Yürek Her Yürekte Bir Amaç.

 

Yeni Bir Yıla Girerken-Hoşgeldin 2012

Bir yıl daha geride kaldı oysa ne heyecanla girmiştik yeni yıla geçen sene… 44 yaşımı bitirip 45’ime girdiğim bu yılda, öğrendiğim ve başarabildiğimi sandığım en önemli şey, her günü, hatta her anı dolu dolu yaşamak ve yeni yıla  dolu yaşanmış bir yılın anılarıyla girmek gerektiği. Böylece geçen yılı uğurlarken hiç burukluk hissetmemeli insan, tıpkı bir hayatı bitirirken de gözün arkada kalmamak ve ne güzel bir hayat yaşadım diyebilmek gerektiği gibi. Her sabah yeni güne başlarken nefes alıyor olmaktan ve harikulade bir dünyada ne kadar çok şeye sahip olarak yaşadığımızı hatırlamak, mucizelerle dolu insan ömrüne ben de bu dünyaya az da olsa katkıda bulundum, hayırlı işler başardım diyebilmek gerek…

Bu sene yeni hedeflerim var bu hedeflerimi gerçekleştirmek için çok çalışmam ve hiç bir anımı boşa geçirmemem gerek.

Herkese de bu yöntemi öneriyorum. Yapmak istediklerinizi hedef olarak önünüze koyun ve onları başarmak için çalışın. Sene sonunda da ne kadarını başardığınıza bi bakın.

Ben 2011’de kendime hedef olarak, Berlin Maratonu’na katılıp 3:45 ile bitirmeyi, dalışta eğitmen olmayı, Kaçkarlar’a çıkmayı ve çeşitli günübirlik gezi ve aktivitelere katılmayı, işimde elimden gelenin en iyisini gerçekleştirmeyi belirlemiştim. Bunların hepsini başardığım için çok mutluyum. Yanlız Berlin’de 3:45 yerine 3:48 ile koştum ama o kadar sapma hoşgörülebilir sanırım, ne de olsa ilk maratonumdu.

Okumaya devam et “Yeni Bir Yıla Girerken-Hoşgeldin 2012”

38. BMW Berlin Maratonu

Berlin maratonunu aylar öncesinden kafama koymuş ve yıllık programıma almıştım. Geçen sene katılan arkadaşlarımın hepsi çok güzel olduğunu söylemişlerdi. Ben de ilk maratonumu Berlin’de koşmaya karar verdim ve 8 ay öncesinden otel rezervasyonu ile Maraton başvurumu hallettim. Kaldığımız otel temiz ve iyi bir oteldi özellikle kahvaltısı süperdi.

Berlin’e 4 ay kala kendime uygun bir program buldum ve elimden geldiğince uygulamaya çalıştım. İlk zamanlar çoğunlukla uyamadım ve programdaki mesafenin yarısı kadar koştuğum haftalar oldu. Bazı haftalar dalışa gittiğim için hiç koşamadım. Hele, zirve performans göstermem gereken yarışa 3 hafta kala bayrama denk geldiği için 8 gün hiç koşmadım. Ama sonrasında kaldığım yerden devam ettim.

Son haftalarda hayretle programdaki süreleri tutturmaya başladığımı görerek aynı zamanda güçlendiğimi de hissetmeye başlamıştım.

Vize konusunu ise. 2. Başvurumda eksiksiz hatta mükemmel derecede evrak hazırlayarak almayı başardım. Böylece, Berlin yolunda bir engeli daha aşmış oldum.

Geriye son hazırlıkları yapmak ve gidip koşmak kalmıştı.

Okumaya devam et “38. BMW Berlin Maratonu”

32. Avrasya Maratonu

Evet o gün Boğaz köprüsünü sallayan bizdik. Sevgimiz ve coşkumuzla köprüyü salladık.

Bu sene 32. si düzenlenen Avrasya Maratonu’na ilk kez katıldım. AAO-Adım Adım Oluşumu ile birlikte oluşturduğumuz ekiplerle 7 engelli arkadaşımızı iterek 15 k yarışında onları bitiş çizgisine ulaştırdık. Haluk Akalın,İsmail Şekerci, Gürkan Gürhan, Aslı Şerife Sertçelik, Zeynep Turhan, Özden Özturan, Asrın Orkun Oruç’tan oluşan 7 kişilik ekibimiz için mesafe çok kolaydı. Bu yarışta önemli olan diğer ekiplerle uyum içinde hareket etmek ve her zamanki hedefimiz olan görünürlüğü sağlayarak farkındalık yaratmaktı. Tüm ekipler bu zorlu fakat bir o kadar da gurur verici hedefi başarıyla gerçekleştirdi 17 Ekim 2010 pazar günü.

Bulutların üstünden güzelim Boğazımızı Adım Adım, hep birlikte geçerken, sanki bir hayal içindeydim. Bir kıtadan diğerine kanatlanıp uçmak aynı zamanda da masalsı bir coşkunun büyülü seline kapılıp gitmek gibi.
Koştum mu? Eğlendim mi? Coştum mu? Coşturdum mu? Çocukluğuma dönüp oyun mu oynadım? Hatırlamıyorum.
Bir büyü beni bir kıtadan kaldırıp Sultanahmet’te bıraktı sanki, uçan bir halıya mı bindim, kapıldığım rüzgar mıydı? Hatırlamıyorum. Gözlerim buğulu, ruhum neşeli.
Yoksa bir ayağı Anadolu’da bir ayağı Sultanahmet’te bir GÖKKUŞAĞI bizi sarmaladı da onun içinden mi geçtik?
32. Avrasya Maratonu