Ağrı Dağı

2012 yılı ortasında uzun zamandır hayalini kurduğum bir faaliyet için kolları sıvadım. Dağ Keçileri grubu ile birlikte başladığımız macerada ilk durağımız olan Van havaalanında bizi rehberimiz Cuma karşıladı.

5165 metrelik zirveye aklimatizasyon kazanmak için önce Nemrut’a tırmandık. Nemrut’a giderken yolda eski bir Ermeni kilisesi olan meşhur Akdamar Kilisesini ziyaret ettik, kiliseye bizi taşıyan teknelerin kalkış noktasında konumlanmış olan bir lokantada sadece Van Gölü’ne has olan İnci Kefali’nin de tadına bakmak imkanı bulduk bu sayede. Akdamar Kilisesi son zamanlarda restore edilmiş ve içinde sanırım aslına sadık kalınarak düzenlemeler yapılmış, kilisenin dışında Ermeni figürlerinin bulunduğu çeşitli gravür ve freskler yer alıyor, sanat tarihini bilenlerin mutlaka görmesi gereken bir eser. Giderken müze kartınız yanınıza almayı unutmayın. Tekne yolculuğu boyunca masmavi renkleri ile gölün sodalı suyu üzerinde tekneye eşlik eden yüzlerce pervanenin oluşturduğu görsel şölen sizi alıp masalsı bir zamana götürüyor. Sanki birazdan gölden sihirli bir peri çıkacak ve size gerçekleşmesini istediğiniz dilekleriniz soracak gibi hissediyorsunuz…Muhteşem.
Akdamar’dan sonra Nemrut’a kadar otobüsümüzle ilerliyoruz vardığımızda akşam olmak üzere, çadırlar göl kenarında kurulmaya başlanıyor kurulmasına ama ben çadırımın çubuklarını bulamıyorum. Allah Allah nereye koydum çubukları, çantanın içinden hiç çıkarmam ki.. Çadırsız kalma ihtimalinde en kötü olasılıkla otobüsün içine kıvrılıp yatabileceğimizi düşünüyoruz. O arada sevgili İsmail’in 3 kişilik bir çadır ile serüvene katıldığını öğreniyoruz ve içimizi bir anda rahatlık kaplıyor. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır. Faaliyetin ilk akşamı zor oldu. Cumhur ateşlendi ve antibiyotik almaya başladı, ben de bir şekilde virüsü kaptım ve soğuk algınlığı cinsinden bir yorgunluk hissi bedenimi yavaşça sarmaya başladı.
Kampımızda bir büyük restaurant çadırımız ve bir de mutfak çadırımız vardı. Rehberimiz Cuma ve Lenka ile birlikte bize akşam yemeklerini hazırladılar. Açık havada önüme gelen yemekleri silip süpürdüğümü hatırlıyorum. Akşam yol yorgunluğu nedeniyle herkes erkenden çadırlarına çekildi. Gecenin bir yarısı kamp içinden bir ses ile irkildim. AYIIII ayıııı diye bağırıyorlardı. Çadırda bunun bir şaka olabileceğini düşünüp sesimizi çıkarmadan izlemeye devam ettikten sonra biizm çadırımızın önünden patır patır ağırca bir hayvanın koşma sesi gelince gece cereyan etmekte olan olayın bir şaka kurgusu olmadığını anlamış olduk. Evet kampımızda davetsiz bir misafirimiz vardı. Bu misafir, çadırımızın önünden gelen adım seslerine bakılırsa, kesinlikle hızlı ama bir o kadar da ağır bir hayvan olmalıydı. Acaba domuz muydu? O gece karşısında hayvanla burun buruna geldiğini gören sevgili Lütfi korkusundan otobüste yattı. Çadırına giremedi. Lütfi hayvanın bir Ayı Ayı oğlu Ayı olduğunu söylüyordu. Neyse sabah olduğunda kimsede bir şey yoktu, ancak mutfak çadırı talan edilmiş ve içindeki 1 kazan dolusu yoğurt yenmiş durumdaydı bundan sonra artık tüm gündemimizi sevgili misafirimiz ile ilgili espriler oluşturmaya başladı. Öyle ki bu davetsiz misafirimize bir isim bile bulduk HOMURABİ…
Ertesi sabah Nemrut çıkış hazırlıklarına başlayarak, erkenden yola koyuluyoruz. 3.200 metre yükseklikteki zirveye ulaşmak zor olmuyor, yolda ismini bilmediğim yöreye özgü cüce ağaçların bulunduğu küçük bir ağaçlık alandan geçerek çıkılıyor daha sonra da patikadan tırmanıyoruz. Zirveye geldiğimizde en sevdiğim şeylerden biri olan bir süre ayaklarımı uzatıp dinlenme ve manzarayı seyretme işine koyuluyorum. Kampımıza geri dönünce sodalı suda yüzmek tüm çıkış yorgunluğunu alıp gidiyor yerini hafif bir serinlik hissine bırakıyor. Akşam ayımızı tekrar gördük, gece çöp poşetlerini yoklamaya gelen yaratığı uzaktan sırtlana benzettik bu kez kendi gözlerimizle gördüğümüz davetsiz misafirimizin AYI olduğunu ona biraz daha yaklaşınca anladık hayvancağız önce bize doğru bir hamle yapar gibi adım attı ama biz arkamıza bakmadan kaçarken o da diğer tarafa kaçıyordu. Hem son derece akıllı hem de çok güçlü olan bu hayvan bir ayıya göre ufak yapılıydı. Sanırım o tam bir Anadolu Bozayısı idi. Uzaktan şekilsiz çıkmasına rağmen Ali fotoğrafını çekmeyi başardı.
Sabah Süphan dağına çıkmak üzere yola koyulduk, ancak daha henüz aracımızla toprak yolda tırmanmaya başladığımız sırada bir de baktık ki dağ çamur olmuş derelerden akıyor. Bu olağanüstü ama 3-4 senede bir yaşanan bir tür toprak erozyonu nedeniyle aracımızın daha fazla yuları çıkamayacağı belli oldu. Bizler de dereden akan çamur fotoğraflarıyla bir süre oyalandıktan sonra mecburen Süphan trmanışını programımızdan çıkarmak zorunda kaldık.
Sonunda Doğu Beyazıt’a ulaştık sıra Ağrı’ya tırmanmaya gelmişti ama aklimitizasyonumuzu Süphan’da yapamadığımız için Ağrı’da yapmalıydık. Ağrı’nın eteklerine araçlarla ulaştık ve çantalarımızı katırlara yükleyerek 3.200 metreye kadar yükselerek ana kampımıza konuşlandık. Nemrut tırmanışını biraz hafife aldığım için olsa gerek botun içine kalın çorap giymeyince ayağımın arkasında küçük bir delik oluştu. Ve bu ayakla Ağrı’ya tırmanmak zorunda kaldım her adımda acı çekerek. Neyse ki Murat arkadaşım getirdiği pansuman malzemeleri ile ayağıma gayet güzel bir pansuman yaptı da acılarım bir nebze olsun hafifledi.
Aklimitizasyon için 3.800 metreye çıkıp indikten sonra ertesi gün 4.200 metreye tırmanarak 2. kampımızı attık. Gece artık zirve için bizi bekliyordu. Harikulade bir gökyüzü altında saat 02:00’de uyanarak çıkışa başladık özellikle 4.500 metrede bir miktar zorlanır gibi olduğumu hissetsem de yükselme herhangi bir sorun yaratmadı ve sağlıklı bir çıkış yapabildim. 4.500 metre üzerinde sis ve şiddetli rüzgar nedeniyle ufak bir kış ortamı yaşadık ancak tabii bu Ağrı’nın Kış’ı ile kıyaslanmayacak sadece şehir ortamındaki kışı hatırlatan bir hava durumuydu. Sonunda zirveye ulaştık, ve doyasıya tadını çıkarttık ancak sis nedeniyle Türkiye’nin çatısında manzarayı seyredemedik. İnişimizde kramponlarımız kullandık ve sorunsuz 4.200 metre kampımıza oradan 3.200 kampımıza geri döndük.
O gün iyi ki dağda kalmamışız, akşam babamın hastalığının aniden ağırlaştığını öğrenince dönüşümü 1 gün geriye çekerek hemen İstanbul’a döndüm ve o akşam babamı görüp kendisiyle konuşma fırsatı yakaladım.
Ağrı Dağı faaliyeti senelerdir gerçekleştirmeyi istediğim ancak babamın hastalanmasına denk gelen ve kendisine adadığım bir faaliyet oldu benim için. Maalesef ben döndükten 1 gün sonra yoğun bakıma alınan babamı 40 gün sonra 13 Eylül’de kaybettik. Nurlar içinde uyu babacım.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s