Koşuyorum o halde varım…

Dizimin MR’ını çeken doktor dizini nerede parçaladın böyle diye sorduğundan bu yana neredeyse 1,5  yıl geçti. Bu zaman içinde yeni bir ülkeye, turuncu seven insanların ülkesine taşındım. Kıkırdağımı tam da bu zamanlarda zedelemiş olmamın tek faydası taşınma işlerine vakit ayırabilmem oldu. Yaz aylarını Hollanda’daki yeni evimize taşınma süreci ile geçirdim. Evime yakın bir spor kulübü bulmam 1 ayımı aldı. Sonunda TTL Triatlon Team Leidschendam adlı bir kulübe yazıldım ve düzenli yüzme, koşma fırsatı buldum. Kıkırdağımsa, ablamın eft ve reiki ile mucizevi dokunuşları ve dinlenme sonrasında şaşılacak derecede iyileşti. Kıkırdağın kendi kendini tedavi etmeyen tek doku olduğu söylenmesine rağmen insanoğlunun isteyip de yapamayacağı şeylerin  ne kadar az olduğunu bir kez daha yaşayarak anlamış oldum.

Triatlon antrenmanlarım içinde önemli yer tutan yüzme antrenmanları ile önceleri havuzda koşmaya çalışan bir adam görüntüsü veren tekniğim giderek havuzda yüzmeye çalışan bir triatlet görüntüsü vermeye başladı. Tekniğim düzeldikçe hızım da biraz olsun arttı. Daha kolay kulaç atma, doğru nefes gibi iyileştirmelerle daha rahat ve yüzmeye başladığım için yüzmeyi de koşu gibi sevmeye başladım ve tabii kışın ılık bir suda ve kapalı havuzda Hollanda’lı arkadaşlarımla birlikte yüzerek spor yapmanın dışarda tek başına soğuk bir havada koşmaktan daha keyifli olduğu da bir gerçek. Yazın ise gölde yüzmenin keyfi bambaşka. Koşma antrenmanlarının yanısıra yüzme ve bisiklet alternatif  kas gruplarını çalıştırdığı için çok faydalı sporlar fakat kondisyon için faydalı olsalar da her branş için ayrı antrenman şart. Yani ultramaratona hazırlanacaksanız bisiklet ve yüzmenin yanında mutlaka uzun koşularınıza da vakit ayırmanız gerekiyor. Bu da hayatınızın diğer alanlarında ciddi bir fedakarlık gerektiriyor.

İstanbul’da her hafta sonu Belgrad Ormanı’na ya da Kilyos sahile giderdim. Burda da Kuzey Denizi sahiline gidip Dunes adı verilen yapay kumsal tepelerde ve plajda koşuyorum. Kilyos’u hiç aratmadı dunes, hiç yabancılık hissettirmedi cidden. Kumsal aynı renk, deniz aynı renk martılar bile aynı şarkıyı mırıldanıyolar. Deniz yıldızları hep karaya vuruyor burada da ben de inatla denize geri atıyorum, ama bunun için farketti diyen öyküdeki çocuk gibi…Tek fark burada koştuğum en uzun mesafe 17 km oldu.

2014 Ekim ayında Amsterdam Maratonu’nu 4 saat 10 dk’da 2015 Mayıs ayında da Leiden maratonunu 4 saat 20 dakikada bitirdim işte bu iki maratonda da uzun koşu antrenmanı yapmamanın sonuçlarını görmüş oldum. 2011 yılında koştuğum ilk maratonumdan yaklaşık yarım saat daha yavaş.

amsterdam1
Amsterdam Maratonu 2014 Start Öncesi
amsterdam 2
Amsterdam Maratonu 2014 Start öncesi

Böylece zaman hızla geçti ve tam 1 yıl oldu buraya geleli. 2 kez İstanbul’a gittim. Rastlantı eseri 28 Haziran’da Hollanda’ya taşınmamın yıldönümünde Kaçkar Dağlarında ultra maraton koştum. 2011’de trekking yaptığım Kaçkar Dağları’nda bu kez toplam 45 km’lik parkurun 20 km’si boyunca 1700 metre tırmandım, kalan 30 km’de yokuş aşağı koştum. Aslında hoplaya zıplaya dağların tadını çıkardım ve üstüne üstlük yarışı 31. sırada 5 saat 14 dakikada bitirdim. Kaçkar yarış raporumu ayrıca yayınlayacağım.

28 Ağustos 2015’de İtalya’nın Cormayeur kasabasında başlayacak İsviçre’nin Champex kasabasından geçerek  Mont Blanc Dağı etrafında koşulduktan sonra Fransa’nın Chamonix kasabasında sona erecek olan 6.000 metre tırmanış içeren 101 km uzunluğundaki ultra trail maratonuna katılacağım.

Profil-CCC-2015

Daha önce de Türkiye’de zorlu ultra maratonlara katılıp bitirmeyi başarmıştım. Hepsi birer macera olan bu yarışlar insana kendisi ile ilgili çok şey öğretiyor sabır, azim ve planlama konusunda ciddi beceriler kazanmanızı sağlıyorlar. Bu yarışın ardından Hollanda’da düzenlenmekte olan dünya şampiyonasının bir ayağı olan Winschoten 100 km yarışına da kaydolmadan edemedim. CCC ultra maratonunun sadece 15 gün sonrasında 12 saatlik zaman dilimi olan bu ultra maratonu bitirip bitiremeyeceğimi yerinde test etmiş olacağım. Şimdiye kadar hiçbir yarışı bırakmak zorunda kalmadım ya da zorlandım diye bırakmadım. Umarım bu prensibimi devam ettirmeyi başarırım.

Bunların üstüne de 12 Ekim’de Amsterdam Maratonu’nu koşacağım. Bakalım ya PB (Personal Best-En iyi Derece) ya da hepten sıfırı tüketme bakalım göreceğiz.

Neden dağlarda veya arazide ya da şehirde  yürümek değil de koşmak bana daha çok mutluluk veriyor diye çok düşündüm, cevabım şu: insan koşarken ciğerlerini, kaslarını ve kalbini kısacası tüm vücudunu maksimum düzeyde kullanıyor ve bu full kullanım sırasında hareket halindeyken çalışmakta olan vücudu hissetmek kişiyi güçlü ve aynı zamanda da mutlu hissettiriyor. Olabildiğince hızlı olabilmek, nefes alıp verirken, kalbin daha hızlı atarken, terlerken ve rüzgar vücudunda dolaşırken hissettiğin her şey sana hala uyanık olduğunu yaşadığını ve yaşamdan tat aldığını hatırlatıyor. Çok güzel bir yemek yerken,  biraraya getirilen yiyeceklerin ortaya çıkardığı farklı ama özgün tat, harika bir film izlerken ya da bir kitap okurken yazarın özenle seçerek ortaya koyduğu kelimelerin beynimizde yarattığı düşünce ve imgelerden aldığımız tat, hepsi yaşamın anlarından aldığımız tatlardan birkaçı elbette.

Fakat koşmayı diğer her şeyden ayıran o özel ve çok farklı şey ne? Sanırım, kasların, kemiklerin, tüm organlarımızın, hormonlarımızın hatta hislerimizin yani kısacası  tüm vücudumuzun ortaklaşa bir uyum içinde ve belli bir hedef doğrultusunda çalışması, beynimizin kaptanlığını yaptığı bu macerada kendi içimizdeki bu harika ekibin mükemmel organizasyonunu tadıyor olmanın verdiği mutluluk, vücudumuzun efendisi olmak, genelde hayat dediğimiz frekanslar zinciri içinde şartların kölesi olan vücudumuza  ve kendimize cesurca ve özgürce kullanabildiği çok özel bir alan yaratmak. İşte koşmak bu.

Koşuyorum o halde varım…